Mart 14, 2024

yol çizgileri #58

1883 yılında karl marx'ın londra mezarlığındaki cenaze törenine kalabalık bir topluluk katıldı; mezarcıyı da sayarsak, on bir kişilik bir kalabalık.

en ünlü cümlelerinden biri mezar taşına kazındı: filozoflar dünyayı çok farklı biçimlerde yorumladılar, ama asıl mesele onu değiştirmek.

bu, dünyayı dönüştürme peygamberi hayatını polisten ve alacaklılardan kaçarak geçirdi.

başyapıtı hakkında şöyle demişti: benim kadar az parası olup da para hakkında bu kadar çok yazan başka kimse olmadı. kapital, onu yazarken içtiğim tütünün parasını bile karşılamayacak.

kafamın aynı olduğu adamlar #89

bir şeye sahip olmak değil, layık olmak önemlidir.

algı böyle bir şey evet #130

önce topraktım, şimdi ağaç oldum
derya denizler gibi dalgalandım, şimdi duruldum
kendimi buz gibi çok sert zannederdim
meğer ne kolaymışım, hemen eriyiverdim

her şey dün gibi inan gelir geçer
bilemezsek kıymeti hayat bizi içer
...

benim aklım köşeli #120

sabah evden çıkarken dilimizde bir şarkı var; şarkı, geceden kalma rüyalardan.

bir evin bir odasında uyuyuşumuz var bitmeyen ve yorgun bir gecede, ne güzel. başka bir evin başka bir odasında sabah bir uyanışımız var oldukça geç bir saatte, ne güzel. ne güzel döndük ana caddeden bir sokağa, dik bir yokuşu tırmandık sonra. ağaçlı bir yoldan geçişimiz var mesela, denizi solumuza almışız öylece duruyor solumuzla yanyana. o an sana bir bakışım var, ne güzel. sana baktığım o an dönüp bana bir bakışın var, ne güzel.

ne güzel ellerim var, sen söyleyince güzelleştiler. ne güzel gözlerin var, ben söyleyince güzelleştiler. bir kapıdan içeri girmiştik günlerden bir gece, karanlık ve biraz sinik, herkes kendi kendiyle. ne çok insan var. bir kapısından içeri girdiğimiz o yerden çıkıp bir başka kapıdan geçmiştik az ilerisinde, her yerin kargaşası kendinde. ne çok gürültü var. aynı şeyi düşündük belki de; ne yapıyor bu insanlar? sonra bir kapıdan daha geçip birbirimizi görüşümüz var. aynı şeyi hissettik o kesin; ne yaşıyoruz biz?

akşam eve dönerken dilimizde bir şarkı var; şarkı, gündüzden kalma rüyalardan.

kafamın aynı olduğu adamlar #88

bir kitabın, bir insanın veya bir müzik kompozisyonun değerini anlamaya yönelik ilk sorumuz şudur: yürüyebiliyor mu?

Mart 12, 2024

benim aklım köşeli #119


kafamın aynı olduğu adamlar #87

don kafa, don, öyle feci don ki
atıp yaka paça, bu hayatı taça
eni sonu andı, zamandı
yine de hadi yap

bi' fon kafa ton, öyle bi' ağır ki
sok başı kuma, gül yine de buna
sizi, bizi yok ki, bok ki
yine de hadi bas

yalan dolan, talan dolan

Mart 11, 2024

terapik dialoglar #82

kubilay: bana anlattığın bütün ülkeleri ne zaman vakit buldun da gördün bilmiyorum. bu bahçeden hiç ayrılmamışsın gibi geliyor bana.

polo: benim gördüğüm ve yaptığım her şey, kafamda, bu bahçedeki aynı sükûnetin, aynı alacakaranlığın, sadece yaprak hışırtılarının bozduğu aynı sessizliğin hüküm sürdüğü bir yerde anlam kazanıyor. yaşamım timsahlarla yemyeşil bir nehrin akıntısına karşı boğuşmakla ya da gemi ambarlarına indirilen tuzlu balık fıçılarını saymakla geçse de, düşünmek için dikkatimi yoğunlaştırdığım an kendimi akşamın bu saatinde hep bu bahçede, senin yüce huzurunda buluyorum.

kubilay: ben burada olduğumdan emin değilim, senin bana anlatacağın ülkeleri fethetmek için ordumun başında kan ter içinde at koşturacak ya da kuşattıkları kalenin surlarına merdiven dayayan savaşçıların parmaklarını uçuracak yerde, burada, fıskiyelerin yankısını dinleyerek kırmızı mermer çeşmelerin arasında mı dolaşıyorum bilemiyorum.

polo: belki de bu bahçe yarıya inmiş gözkapaklarımızın gölgesinde yaşıyor sadece, oysa ikimiz de hiç aralıksız sürdürdük kendi işlerimizi: sen savaş meydanlarında tozu dumana katmayı, ben uzak pazarlarda karabiber ticaretini; ama gürültü patırtının, kalabalığın ortasında ne zaman gözlerimizi şöyle biraz kapatsak, görmekte ve yaşamakta olduğumuz şeyleri gözden geçirmek, bir sonuca varmak, uzaktan bakmak üzere ipek kimonolarımızla buraya çekilmek hakkı doğuyor ikimize de.

kubilay: belki de bu konuşmamız şu anda çöpleri karıştıran, buldukları paslanmış kırık eşya, kumaş ve kağıt parçalarını bir araya toplayan kubilay han ve marco polo adlı iki meczup arasında geçiyor, kötü bir şaraptan birkaç fırt çekip sarhoş olmuşlar, doğu'nun tüm hazinelerinin karşılarında parladığını görüyorlar.

polo: belki de dünyadan geriye çöplüklerle kaplı belli belirsiz bir yer, bir de yüce han'ın sarayının asma bahçesi kaldı. onları birbirinden ayıran bizim gözkapaklarımız, ama hangisi içeride hangisi dışarıda belli değil.

algı böyle bir şey evet #129

eşleşme tamamlandı. hayata yönlendiriliyorsunuz. lütfen bekleyin...

benim aklım köşeli #118

içeriye attığın ilk adımla birlikte seni karşılayan -belirtmeliyim ki kedine özgü ve baş döndürücü- bir koku var odamda. o adımı atıp da artık içeride olduğun an seni saran bu koku her şeyin kokusu; ne istersen onun kokusu geliyor burnuna. neysen o oluyorsun. biraz yılların biraz hayatın biraz da benim payım var bunda. ve odanın tabii ki. odayla kendimizi burada bulduk; içerisinde yaşayan ilk insan benim, odam ilk defa bir insanla yaşıyor. tanışmıyorduk, artık alıştık. bu baş döndürücü kokularla mutluyuz. odaya şimdilerde yeni kokular karışıyor. oda, her gün sonunda benimle konuşuyor. zaten ben de en çok ona anlatıyorum insan olmanın ne demek olduğunu.

kafamın aynı olduğu adamlar #86

onlardan değilsen sana zalim derler, onlara aldırma hayyam; dostum.

Mart 10, 2024

aynı dertten muzdarip #73

eksilmesin dudağından gülüşün
eksilse yaşamından güneş
yüzün kararmasın gecede, gülümse düşlerinde yine
nereye uçar turnalar, nereye gider gökyüzü
alıp kanatlarına umutlarını geçmişin

...

isterse uçsun turnalar, isterse gitsin gökyüzü
alıp kanatlarına bulutlarını rüzgarın

...

her yerde bir kırmızı var. #57

her parmağında ayrı bir renk var. kırmızı, küçük parmağın olmuş. dokunuşu kadifeden, rengarenk.

Mart 08, 2024

algı böyle bir şey evet #128









büyümek sadece genellemelerle, benzerliklerle, var olma çeşitlerine karşı duyarlı olmak demektir. ormanlar, dağlar, ovalar, etrafımızdaki her şey anlaşılır; biz yetişkinler için bütün yollar aynı büyük manzaranın içinde toplanır. yetişkin kimse her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. tecrübeyle gelen bakış açısıysa her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. her şey aynıya döner. yetişkin, evinin bir ülke içinde olduğunu ve ona varacak pek çok farklı yol bulunduğunu bilir.

çocuk içinse yolun ürkütücü, tekinsiz bir yanı vardır. her yol farklı bir dünyadır âdeta. birbirlerine benzemezler ve farklı evrenlere çıkarlar. çocuk çoktan farkındadır iki ağacın aynı olmadığının; hatları, boğumlu dalları, eğri büğrü gövdeleri onları birbirinden ayrı kılar. iki dut ağacı ya da iki meşe değil, şövalyeyle büyücü ve canavarla çocuktur onlar. peki, kendi eşsiz ağaç sıraları, eşsiz nitelikleri, eşsiz yol renkleri ve rastlanabilecek eşsiz insanları olan iki gezinti hakkında ne söylenebilir? her birinin farklı bir hikâyesi vardır, her biri farklı sakinleri ve hayaletleri olan farklı bir krallığın kapılarını aralar.

kafamın aynı olduğu adamlar #85

neşe, haz, huzur, mutluluk... günümüzde hepsi aynı kefeye konuyor. antik yunan bilgeleri bu iyi olma hallerini birbirinden ayırmaya büyük özen gösterirdi ve felsefe okulları da birbirinden ona göre ayrılırdı. bir süreliğine, bütün felsefe okulları bilgeliğin herkese kendi varlığının ışığını bulma olanağı vermesi gerektiği yönünde hemfikir olsa da, hayatın anlamı olarak görülen ve üstüne çokça düşünülmüş bu halin tanımı üzerinde fikir ayrılıklarına düşmüşlerdir. kireneliler, epikürcüler, şüpheciler, platoncular, hepsi de bu iyi olma halini neşe, mutluluk ya da huzura dayalı olarak birbirinden tamamen farklı şekillerde tanımlamışlardır.

fakat yürüme deneyiminin bu farklılalıklarla alakası yoktur. yürümek iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgâhtır.

geleceğe not #36

dünya'da her şey kadının eseridir.

geleceğe not #35

bugün dünya kadınlar günü.

tarih boyunca, ilahi ve insani -hepsi de erkek- birçok düşünür, değişik sebeplerle kadın konusuna kafa yordular:

-kimisi anatomisiyle ilgilendi,

aristoteles: kadın eksik bir erkektir.
akinolu aziz thomas: kadın doğanın bir hatasıdır, düşük nitelikli bir spermden doğar.
martin luther: erkeklerin geniş omuzları ve dar kalçaları vardır. zekayla donatılmışlardır. kadınlarınsa, çocuk doğurup evde otursunlar diye, dar omuzları ve geniş kalçaları vardır.

-kimisi doğasıyla,

francisco de quevedo: tavuklar yumurta yumurtlar, kadınlar boynuz takar.
şamlı aziz john: kadın dik kafalı bir eşektir.
arthur schopenhauer: kadın uzun saçlı ve kıt akıllı bir hayvandır.

-kimisi de kaderiyle,

incil'e göre, yahve kadına şöyle dedi: erkeğin sana hükmedecek.
kuran'a göre, allah muhammed'e şöyle dedi: iyi kadınlar yumuşak başlı olanlardır.

algı böyle bir şey evet #127

hayatta tek bir gerçek yok, bunu yaşadıkça anlıyorsun. her olası gerçek 'lütfen beni var et' diye sesleniyor; duyabilmek için sadece zihnini serbest bırak ve hayatın içinde kal.

terapik dialoglar #81

-dans etmeyi sever misin?
-severim! (bu üçüncü soruşun)

yol çizgileri #57

bir sonraki ayın bu gününde sabah gözümü nerede açacağımı bilmiyorum. yolda olmaya her gün biraz daha yaklaşıyorum. günler, belirsizliğin güzelliğine doğru ilerliyor. günler, hayallerimin seyrini bekliyor. perde hep açık. heyecanlıyım.


(gelecekten not: sabah gözümü evimde açtım, yolda olamadım, planlarım ve hayallerim buzlukta)

benim aklım köşeli #117

bugün kendi kendimle konuşmayı bırakmamın üçüncü günü. bugün üçüncü gün ve oksijenim bitmek üzere. görünürde beni almaya gelen bir kurtarma gemisi yok, telsizde bir ses yok, birbirine çarpıp her yöne dağılan göktaşları yok, yakınımdan geçen yolunu kaybetmiş belli belirsiz bir gökcismi yok, kendi yörüngesinde ilerlerken gölgesi değişince bir anlık da olsa "bir başkasının yörüngesinden geçiyor galiba" dedirten bir gezegen de yok görünürde. üç gündür konuşmuyorum, üç gündür ses de yok. bugün konuşmayı bırakmamın üçüncü günü. bu koca gemiyse sadece bir çöp yığını artık evrenin belirsiz ve uzak bu köşesinde. aklıma çocukluk günlerim ve çocukluk günlerimde kurduğum hayallerim geliyor; en çok da yıldızları hayal ederdim. ne kadar uzaklar acaba?, diye düşünür hatta bir de hesaba kalkışırdım birbirimize ne kadar uzak olduğumuz belli olsun en azından diye. bilmek, insana mutluluk verir.

kafamı kaldırdığımda beliren bu ufacık pencereden gözlerime dolan sonsuzluğu izlerken, henüz günler önce yani, bir yıldızın doğumuna şahit oldum. çok uzakta bir yerde oluşturuyordu kendini ama onu yakınındayım gibi izledim. o kadar parlak o kadar olağanüstüydü ki, gözlerimi alamadım. o gün uyuyamadım. kim bilir kaç milyon yıl boyunca bu şekilde parıldayacak ve kendisinden çok çok uzak birilerinin gözlerini kamaştıracak, ve onu ilk gören benim, dedim. büyükçe bir haresi ve çevresini saran bir çekimi vardı, insanın ruhuna fısıldıyordu, uzakta olduğum için ne dediğini bilmiyorum hala ama eminim ki büyük bir heybetle yanıyor ve oluşuyordu. sanki çevresindeki irili ufaklı göktaşları ve rengarenk gaz bulutları hem ondan kaçmaya çalışıyor hem de kendini onun çekimine bırakmak istiyorlardı, onunla karışmak ve bin yıllarca var olmak istiyorlardı. bunu küçük penceremden bakarken anladım. daha önce dünya'da gördüğüm ve geceleri çaresizce sokak lambalarının ışığına giden küçük kanatlılar gibiydi yani, çaresizliklerinden anladım. çevresinde dönüp duruyorlardı, savruluyorlardı. kokusu yoktu, henüz yeni var oluyordu. kendini hiçlikten var ediyordu ki bu durum bütün inançlara ters bir durum, diye düşündüm. kitaplarda geçmeyen, kimsenin hayal edemediği ve olamaz böyle bir şey dediği şeyi gördüm penceremden. demek ki bu yıldız kendi inancını da oluşturacak, diye düşündüm. ve bunu ilk gören benim, çok güzel bir yıldız olacaksın, dedim. evrenin belirsiz ve uzak bu bölgesinde kendinden, olmaktan ve yaratacağı bu büyük güçten emin olan tek şey işte bu yıldızdı. bense o anlarda bir kurtarma gemisi, telsizde belli belirsiz bir ses, birbirine çarpıp dağılan gökcisimleri, birbirinin yörüngesinden geçen gezegenler ve zihnimde biraz daha çocukluk günlerimin belirmesini bekliyordum. bugün kendi kendimle konuşmayı bırakmamın üçüncü günü. oksijenim azalıyor.

Mart 07, 2024

benim aklım köşeli #116

hep aynı yöneymiş gibi görünse de aslında dünyalarımız farklı yönlere dönüyor. yukarılarda bir yerde hava bir kapanıp bir açılıyor, rüzgar gideceği yönü denize soruyor. aşağılarda bir yerde bir oyun kuruluyor; koyun, kurt ile geziyor. birisi "ben mi yaptım tüm bunları? der gibi avuçlarının içine bakarken bir diğeri olan bitende kendinden uzak bir mana arıyor; yükü, devinen dünyaya bırakıyor. sonra bir kalabalık var; insan kendini bulmakta zorlanıyor, sokak kendini duymakta zorlanıyor, kuşlar uçmakta zorlanıyor. yollar toprağın üzerinde sessizce uzanıyor, o anlarda hava bir kapanıp bir açılıyor. o anlarda denizlerden birinde bulunmayı bekleyen bir hayal beliriyor; aniden oluşup aniden kayboluyor. kıyıdaki taş bin yıldır kıyıda, sudaki taş bin yıldır suda; yük, devinen dünyanın omuzlarında. dün, bugün ve yarın; her şey birbirine karışarak ilerliyor çünkü dünyalarımız farklı yönlerde dönüyor.

algı böyle bir şey evet #126

her şey bağlantılıdır. anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir.

aynı dertten muzdarip #72

aklıma biri gelecekse elim hep sana gidiyor. bindiğimiz vapurlar seferlerine devam ediyor.

arada olur öyle #156

rüyamda kendimi çocukluğumun geçtiği yerlerde gördüm, annemle birlikte eiketunet'de yürüyorduk, ona ne kadar sıkıntı çektiğimi, ne kadar zorlandığımı anlatmak istiyordum, ama beni dinlemedi, dinlemek istemedi, anlamak istemedi, sadece kendisiyle ilgili şeylerden söz edip durdu ve şöyle düşündüm: artık evden taşınmak zorundayım! hemen sonra da şöyle düşündüm: ama yapamam, daha beş yaşındayım.

arada olur öyle #155

...
sessizlik sensin geceleri.

fincana kahve koydum gel, bugün şeytana uydum gel.
ay doğdu dağın üstünden, dallarda beyaz çiçekler.

dağıldım gecenin karasına, artık kimse kıramaz beni.
o kül gibi deniz, o sessiz kız, kayıp bir sandala binip gitti.

ne sen söyledin derdini, ne ben sevdiğime inandım.
unut geçen eski günleri, bunca yıl sonra nasılsın?

anlardım aklımdan geçenleri, sustukça konuştuk sanki.
sevdaymış meğer içimizde, yıllardır uyuyan deli.

sessizlik sensin geceleri.
...

Mart 06, 2024

algı böyle bir şey evet #125

yastığına senin sarılıp kokunla uyumuşum. üstüm açılmış, ürperirken sabah olmuş. 'uyan' dedi bir ses, 'uyan, o burada'. uyandım; aradım, bulamadım. suçum neydi, neden böyle oldu?

koltuğuna senin kıvrılıp hayalinle uyumuşum. camlar açık kalmış üşürken sabah olmuş. 'uyan' dedi bir ses, 'uyan, o burada'. uyandım; aradım, bulamadım.

terapik dialoglar #80








-ne güzel çizmişsin öyle. iyi de niye ördek yazdın oraya?
-anlamazlar baba, kaz zannederler.

algı böyle bir şey evet #124

uyuyamıyordu. bütün düşlerini yanında, bir süpermarket poşetinde saklamıştı, ama poşet açılmış, bütün düşler kaçmıştı ve o artık uyuyamıyordu, çünkü rüyasında görebileceği tek bir düş kalmamıştı.

böyle diyordu. ayrıca iki gününü kaybettiğini söylüyordu: bir pazartesi ve bir salı, umutuzca onları arıyordu ama bu günleri hiçbir yerde bulamıyordu.

ölümü kolay olmadı. her seferinde daha az nefes alıyordu. sonunda, sondalara bağlı acı çekerken, yalnızca şunu kekeleyebildi:
"ne uzun bir yokuş."

ve öldü, ne düşlerini ne de onun olan ama ondan kaçan günlerini bulamadan.

başka çok az şeyi vardı. fernando rodriguez asla bir şeye sahip olmak istemedi. hiçbir şeyin sahibi oldu, çıplak bir adamdı; peşinde çocuklar, deliler ve kuşlarla çırılçıplak yürüdü.

terapik dialoglar #79

marco polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

"peki köprüyü taşıyan taş hangisi?" diye sorar kubilay han.

"köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi", der marco.

kubilay han sessiz kalır bir süre, düşünür. sonra ekler: "neden taşları anlatıp duruyorsun bana? beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer."

marco cevap verir: "taşlar yoksa kemer de yoktur."

algı böyle bir şey evet #123

herkesin yüzü ve işareti vardır, hepimizin var. köpeğin ve yılanın, martının, senin ve benim, biz yaşayanların, önceden yaşamış olanların ve bütün yürüyenlerin, sürünenlerin ya da uçanların...

hepimizin yüzü ve işareti vardır.

buna inanır mayalar. ve işaretin, görünmez olanın, görünenlerden çok daha fazla yüzün varlığına inanırlar.

seni işaretinden tanıyacaklar.

algı böyle bir şey evet #122

hiçbir yere çakılı değil. dağların, ağaçların kaderleri köklerindedir, ama deniz bizim gibi avare hayata mahkumdur.

deniz tutkunları: bizler, kıyı insanları, toprağın yanı sıra denizden de yaratıldık. farkında olmasak da çok iyi biliyoruz ki, sisli puslu havalarda şehrin sokaklarının kabarmış dalgaları arasında bardan bara yol alırken aslında o gece bizi bekleyen limana ya da deniz kazasına yolculuk ediyoruz.

kafamın aynı olduğu adamlar #84

yakından bakınca, kimse normal değildir.

terapik dialoglar #78

mevsimler geçip yolculukları sürdükçe, marco, tatar dilini, çeşitli ulusların kullandığı deyimleri, kavimlerin lehçelerini öğrendi. anlattıkları yüce han'ın isteyebileceğinden de kesin ve ayrıntılıydı artık ve han'ın hiçbir sorusu yoktu ki cevaplayamasın, hiçbir merakı yoktu ki gideremesin. ama gene de belli bir yerle ilgili bir bilgi, han'ın kafasında, marco'nun o yeri anlatırken kullandığı ilk jesti veya ilk nesneyi çağrıştırıyordu. yeni veri o amblemle bir anlam kazanıyor ve birlikte ambleme yeni bir anlam ekliyordu. belki de imparatorluk, zihnin hayallerle yarattığı bir burçlar kuşağı sadece, diye düşündü kubilay.

kubilay han, "tüm amblemleri tanıdığım gün," diye sordu marco'ya "imparatorluğuma sahip olabilecek miyim nihayet?"

cevap şöyleydi: "hiç heveslenme hünkarım: o gün sen kendin amblemler arasında amblem olacaksın."

yol çizgileri #56

"diğer elçiler beni kıtlıklar, yolsuzluk ve suikastlar konusunda uyarıyorlar, ya da yeni bulunan türkuvaz madenlerinden, samur postlarının ucuzluğundan, kakmalı şam hançeri satışlarıyla ilgili bize yapılan tekliflerden söz ediyorlar. ya sen?" diye sordu yüce han, polo'ya. "sen de uzak ülkelerden dönüyorsun ve bana bütün söyleyebileceğin, akşam, evinin eşiğinde oturmuş, serinleyen birisinin aklına gelebilecek düşünceler. peki ne anlamı var öyleyse bunca yolculuğun?"

"vakit akşam, sarayın merdivenlerinde oturmuşuz, tatlı bir rüzgar esiyor," dedi marco polo. "sözlerim, senin etrafında hangi ülkeyi kurarsa kursun, bu sarayın yerinde kazıklar üzerine kurulmuş bir köy de olsa, meltem sana çamur dolu bir nehir ağzının kokusunu da getirse, sen hep kendi durduğun yere benzer bir yerden göreceksin onu."

"biliyorum," dedi han, "benim bakışım, düşüncelere boğulmuş, dalgın birinin bakışı. peki ama ya seninki? sen takımadaları, tundraları, sıradağları aşıyorsun. buradan hiç ayrılmasan da olurdu aslında." venedikli, kubilay'ın kendisine kızdığı anların kendi kafasındaki bir düşüncenin mantık çizgisini daha iyi izleyebilmek istediği anlar olduğunu, kendisinin vereceği cevapların, yapacağı itirazların ise, han'ın kafasında çoktan oluşmuş özgür bir konuşmada tek tek yerlerini bulduğunu biliyordu. bunun anlamı şuydu: ikisi arasında sorunların ve çözümlerin söze dökülüp dökülmemesi ya da her birinin kendi kafasında bunların ve çözümlerin söze dökülüp dökülmemesi ya da her birinin kendi kafasında bunları sessizce evirip çevirmesi pek fark etmiyordu. nitekim her ikisi de sessiz duruyor, yarı kapalı gözlerle yastıklara gömülmüş, hamaklarda sallanarak uzun amber pipolarını tüttürüyorlardı.

marco polo, uzak kentlerin yabancı semtlerinde kendisini ne denli yitirirse, oraya varmak için geçtiği diğer kentleri o denli anladığını ve yolculuklarının duraklarından tekrar geçtiğini, demir aldığı limanı, gençliğinin geçtiği tanıdık mekanları, evinin civarını ve çocukken koşturduğu küçük venedik meydanını tanımayı öğrendiğini söylediğini hayal ediyordu (ya da kubilay han onun cevabını hayal ediyordu).

bu noktada kubilay, şöyle bir soruyla polo'nun sözünü kesiyordu ya da kestiğini hayal ediyordu, ya da marco sözünün kesildiğini hayal ediyordu: "hep başın arkaya dönük mü ilerlersin sen?" ya da "gördüğün şey hep geride kalan mıdır?" ya da daha doğrusu "yalnız geçmişe mi senin yolculuğun?"

bütün bunlar, aslında marco polo anlatabilsin ya da anlattığını hayal edebilsin ya da anlattığı hayal edilebilsin ya da nihayet kendi kendisine, aradığının hep önündeki bir şey olduğunu ve söz konusu geçmiş bile olsa, bunun, o yol aldıkça, adım adım değişen bir geçmiş olduğunu anlatmayı başarabilsin diyeydi, zira yolcunun geçmişi, tamamlanmamış bir güzergaha göre değişir: her geçen günün üzerine bir gün daha eklediği yakın geçmiş değil, çok daha uzak bir geçmiştir bu. her yeni kente geldiğinde yolcu, bir zamanlar kendisinin olduğunu artık bilmediği bir geçmişini bulur yeniden: artık olmadığın ya da sahip olmadığın şeyin yabancılığı, hiç senin olmamış yabancı yerlerin eşiğinde bekler.

bir kente girer marco; bir meydanda, birinin, geçmişte kendisinin olabilecek bir yaşamı ya da bir anı yaşadığını görür; çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi. marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişini, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna. yaşanmamış gelecekler, geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları.

"bütün bu yolculuklar geçmişinin yeniden yaşamak için mi?" diye sordu bu noktada han. şöyle de sorabilirdi aslında: "büyün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?"

şöyle cevap verdi marco: "başka yer, negatif bir aynadır. yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek."

Mart 05, 2024

arada olur öyle #154

soyunum bak canıma
hepsi de sevda yarası

kafamın aynı olduğu adamlar #83

insan bir ekin misali
seni eken biçer bir gün

arada olur öyle #153

ayna almış perçem düzer
benzer güllere güllere

kafamın aynı olduğu adamlar #82

ve bir genç dedi ki: bize arkadaşlıktan bahset.
ve o yanıtladı:
arkadaşın, karşılığını bulmuş gereksinimindir.
tarlandır sevgiyle ektiğin, minnetle biçtiğin.
ateşin ve sofrandır.
açlığınla gidersin ona, huzuru onda ararsın.
arkadaşın aklındakini söylediğinde, korkmazsın kendi aklındaki 'hayır'dan ve sakınmazsın 'evet'ini ondan.
sessizse arkadaşın, kalbin de susar duymak için onun kalbini.
sessiz bir sevinçle doğar düşünceler, arzular, beklentiler, paylaşılır kelimeler olmadan.
üzülmezsin ayrı düştüğünde,
uzakken anlarsın en sevdiğin yanını, ovadan zirveye bakan dağcı gibi.
ruhun yüceliği olmalı tek amaç.
sevgi değildir kendi sırrına vakıf olmak isteyen, ağdır salınmış, takılır faydasız olan.
en iyi halini ayır arkadaşına.
meddinizi biliyorsa, cezrinizi de bilmeli.
ne işe yarar arıyorsan zamanı öldürmek için?
ara, anı yaşamak için.
giderecektir ihtiyacını ama dolduramaz boşluğunu.
hazzı ve neşeyi paylaşın arkadaşlığın evinde.
küçük şeylerin şebneminde tazelenir kalbiniz, sabahını bulur.