-wuuhhaaa(hep bir ağızdan).
Kasım 30, 2010
terapik dialoglar #8
- evet sayın seyirciler, bu akşamki büyük maçta; james bond, covalent bond'a karşı dövüşüyor!
biomateryalizm
Kasım 29, 2010
terapik dialoglar #7
-lan o kim? noluyo ?
-korkma abi benim, ruhun.
-lan.. lan sen yoksa yine mi mekanlara gittin? nerdesin sen? kaç defa diyicem olum sana ben daha ya yapma diye.
-abi bi dinlemiyosun ki bee abi bi dinlemiyosun ki hiç beni.hep kendin konuşuyosun...
-tamam hadi gir içeri sinirlerimi zıplatma. yürü.
.
.
.
-yalnız ortam fenaydı ha.
-harbimi lan?
-fena, sorma. sen naaptın?
-hiiç. aynı öyle işte.
-bi defa da değişsin zaten dişimi kırıcam.
-ne biçim bi ruh oldun olum sen böyle ya. ah bee.
-niye lan ne var yine?
-yok bişey tamam hadi başlama yine. geç oldu uyuyicam.
terapik dialoglar #3
-dinleyin. şşş. "yarın başımın belası termodinakmik dersim var sabahtan, ve kitap şuan laptopun altında". bu neyin göstergesidir?
a) zaman geçtikçe tükenmiyor acılar
b)her gölge kendisi kadar cennetin altındadır
c)altından değerli olan şey bilincimizdir
d)takıntılar yaşandıkça çoğalır,yalnızlaşır
- be!
-yok lan de olcak
-bence de de.
-neyi diyim olum?
-yok o manada değil be olum,cevap de. şık
-hee tamam.
.
.
.
-olm be ya bence!
Kasım 28, 2010
corner ~183~

nerden baksan bi yirmi yirmibeş metrekare bi dükkan düşün. bi o kadar da arkası desek, eder elli fakat tek başına olunduğundan pek arka tarafta vakit geçirilemiyor, yani tüm olay çoğunlukla on metrekare en fazla da otuz kırk metrekarade oluyor. sahne gibi düşün. ama ben buna yaşam diyorum çünkü o babam. nam-ı diğer alibaba. mesleği icra etmek zor olunca bir çok öge var tabii anlatılabilecek o anlarla, o durumlarla alakalı. neticede çeyrek yüzyıllık bir hayat harcanmış bu uğurda. ya da hayat çeyrek yüzyılını harcamış babamın. hesabı herkes kendince yapabilir. ali baba naiftir çünkü. o ve dükkan için şöyle köşe bi yerde olması zannımca bir çok şeyi değiştirebilirdi. bu durum için çok da uzakta değiliz ama şartlar değişik. şu an ki yerinin bir yanı giyim mağazası mesela, ve köşede, sonra biz sonra bizim diğer yanımızda da bi banka var. neyse. yıllardır bana sorulan bir soru da var, baba mesleği? ve hep serbest cevabı mevcut benim doldurmam gereken kısımlarda. köşe'nin anlam bulduğu bir mesleği yapıyor benim babam diye de yazamıyorum tabi hiç bi yere. hem serbest değil ki babam, tam tersi oraya bağlı. ama seviyor. daha doğrusu yaptığı işe saygı duyuyor, küçümsemiyor mesela asla; prensiplerini, sanki meslek bilincini diri tutmayı kendisiymiş gibi sahiplendiğinden dolayı fena düzeyde yaşatan birisi. dahası yalnız bir insan. herkesin olduğundan biraz daha fazla ama bu. fakat neticede herkes yalnızdır.
yalnız şu da var, son gittiğimde köşe içinde köşelik bi durum oldu ve bu beni düşündürmekte epey. hani telefonun yanında kağıtlar olur, üzerini karalarsın falan, dükkanda o işi gören kağıdın köşesinde benim telefonum yazıyodu, alibaba not almış. kolayca bulabilsin diye köşeye oturtmuş beni. e ne de olsa oğluyum di mi. yalnızım da. benziyoruz baba.
yalnız bu anlattıklarım yalnızlıkla alakalı değil. büyüyorum giderek ve yeni durumlarda buluyorum kendimi. çoğu zorluyo da. tahmin ettiğimden apayrı bir yerde olduğumdan gelecek tahmini de yapmıyorum artık. köşelik bi durum. bunlar hep oluyo ama görülmeyecek gibi de olmuyo ki bazen görünce anlıyo insan zınk diye. anlıyosun. düşünüyosun. işte bunlar zamanın geçtiğine şahitlik ediyolar. beni delirtiyorlar. susmuyolar hiç. neyse..sen bişey diyodun?
yirmisekiz aralık 1936

Böylece yaptığı her şeyin vakit geçirmeye yarayan bir eğlence olduğunu anlar insan. Bu yüzden, içerdeki adam, eğer çıkarsa, dünyadan elini eteğini çekerek yaşamaya, en hoşuna giden oyalayıcı bir uğraşla bundan en çok tat alabileceği bir biçimde vakit geçirmeye karar verir, bütün mahpusların verdikleri karardır bu.
Bundan şu anlaşılıyor: gerçeklik insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşadığı ve yaşayacağı bir zindandır. Bunun dışındaki her şey - düşünce, eylem - sadece düşünsel ya da fiziksel bir oyalanmadır.Öyleyse önemli olan, bu gerçeklikle yüz yüze gelebilmektir. Bundan ötesi önemsizdir. Bir zamanlar olduğun gibi yalnızsan, yüksek sesle düşünerek oyalanmanın keyfini bile süremezsin, sadece bir ağaç gibi yaşamanın dışında bir şey yapamazsın. (Bir daha söylüyorum) dram burada işte: yüksek sesle düşünmekten kaçın; hayata bir oyalanma gözüyle bakmaktan vazgeç, bunun ötesindeki her şeyin acısını çek sessizce; ve gerçekliğe karşı öfkelenerek yücel. Herkesten kopup ayrılmak her insanın elinde olan bir şeydir."
C.Pavese
terapik dialoglar #2
-abi dur daha gece uzun:) belli mi olur şansın var haala
-dooru diyosun..
saatler sonra.....
-abi dur daha gece uzun :) :/
-lan?!
Kasım 27, 2010
arada olur öyle #1

Kasım 26, 2010
terapik dialoglar #1
-bana ders aldığın herhangi bir sınıfı söyle, sana kim olduğunu söyliyeyim?
-peki...hmm...çılgınlar. çok tehlikeliler öncelikle. neden? çünkü hırsları uğruna kendini bu kadar görmezden gelebilen biri dünyada her şeyi yapabilir. biri eline bir ip almış oradan oraya süzülürken, bunlar da peşinde dönen kediler, sisteme sadakat o biçim yani. gruplaşma ise eşey bölünmeden bile daha hızlı anlayacağın. bir araya toparlanan yağ damlacıkları gibi üste çıkmak da var, kendini üstte sanmanın verdiği o gülünesi gururu göstermek ise marifet derecesinde. daha fazla anlatamayacağım.. ben izlemeyi yeğliyorum.
-direk kaçış hacı.
-aynen.
Kasım 24, 2010
yirmidört kasım
öğretmenler günü. ne güzel.
başka bir meslek için özel bir gün olmayışı öğretmenler gününün diğer günlerden daha zengin, burnu onlardan havada,ya da mafya olduğunu veya kayrıldığını göstermiyor. hani özel bi gün olma şansını bulması da zaten güzelliğinden ve özelliğinden geliyor, lekelemiyor, yakışıyor. ne güzel.
Kasım 21, 2010
hava kararmadan önceki anlar.

Kasım 09, 2010
koku
geçen gün kütüphanedeyim, okulun kütüphanesi, iş icabı. ablam aradı konuşuyoruz, bir ileri bir geri yürü, o günden, sağdan soldan muhabbet derken bi anda sustum. ablam anlamadı tabi, noldu dedi, bişey yok dedim. halbuki vardı. o dakikadan sonra ne konuştum telefonda hatırlamıyorum. gördüğüm görüntü beni yıllar öncesine götürüp zınk diye yine o yaşadığım ana getiren birşey, iki saniyede. yutkundum. envanter dolabıyla camın arasında bir serçe, ölmüş, bayadır da ordaymış, tüylerden vs anlaşılıyodu, yani içimde öyle bi his oluştu. nasıl girdi, ne yaptı bilmiyorum ama çıkmak için çaba harcamış, belli. yutkundum. ne yapmalı? orta bahçenin anahtarını aldım dolaptan, bi tane de tornavida bulabildim en uygun toprağı kazabilmek için, küçük bi çukur kazdım, geri gelip dolabı kenara çekip aldım kuşu bi kağıdın üstüne. o an bi koku. yutkundum. gözlerine baktım kuşun, yoklar. yine gittim geldim yedi yıl önceye. tuttum kendimi. ölüm bi yerden, kokusu diğer taraftan sarıldı beynime, tuttum kendimi. bahçeye götürüp usulca koydum el yordamı mezarına. gecikmiş bi eylemdi benimkisi belki ama yapacak bişey yok. dua da bilmem, çalışan diğer arkadaşa dedim, bi dua oku, ne okuyim dedi, ne olacak, fatiha. anlamadı beni, nasıl yani dedi. nasılı varmı işte napıcaksın oku dedim, şaka yapıyorum zannetti gülmeye başladı, gülme dedim, oku hadi. baktım hala gülüyor, içinden oku dedim,okudu, ben sustum.kapattım üstünü. kusura bakma dedim, elimden bu kadar geldi, duyduğunu düşünerek.
peki neden beni alıp geri getirdi ki o ilk gördüğüm an. nedeni belli, ölüm denince her defasında olduğu gibi yine aynı yere, aynı zamana döndüm.
lisedeyim. kızıl saçlı bi kız var benden üst dönemden. hafif dalgalı saçları, uzun omuzlardan aşağı doğru. nasıl güzel.adı gibi, serap. bir ay sonra bitecek okulu. aşığım. yani aşk öyle bişey olsa gerek. heyecanlanıyorum onu görünce. duramıyorum. değişik bir his, ilk defa öyleyim. bana bakışı, gülüşü hala aklımda. defterinden ufak bi kağıt koparıp numarasını yazmıştı koridorun açık sarı pis duvarında. hala duruyo o ufak kağıt, kırmızı pilot kalemle yazılı onbir tane rakam. o zaman o kadar çok şey ifade ediyodu ki o rakamlar,bilirsiniz, şimdi ise acı. neyse, zamanı geldi bitti okul. bitmesin istiyorum, hergün geleyim okula, sorayım geldi mi diye, ya da sabahları sıradayken parmak uçlarımın üstüne kalkıp görmeye çalışayım onu üst sınıfların sırasından.. bitti okul tabiki, yaz oldu. ben çalışıyorum annemin çalıştığı işyerinde, önümde bi pota, içinde kalaydı sanırım, bi metal. kablo ucu lehimliyorum günde bilmem kaç bin tane. arada mesajı geliyo, uçuyorum sevinçten, elim ayağıma karışıyo, yaşar ustanın, demir abinin, deli şenolun hiç bişeyden haberi yok. o da sevinçli, yurt dışından ablası ve hiç görmediği iki yeğeni gelicekler bir hafta içinde. ben ondan mutluyum ama, haberi yok. keşke olsaydı. aynı hafta içinde yeğenleriyle oynadığı oyunlar, ablasıyla hasret gidermeler bi kaç şey daha var bilebildiğim, bi de çok samimi olduğu bi kız arkadaşı vardı aynı sınıftan, melda, şilede yazlıkları olan kız. melda da mutlu çünki serap ve bir kaç arkadaşı daha yazlığa gidicekler kafa dağıtmaya, eğlenmeye. serapın babasını ikna etmişler falan. gayet güzel sevinçliler, içlerinden bi tek serap biliyo ama beni, sanayi sitesini, sürekli açık yangın merdiveninin dibindeki bilmemkaçyüz derecelik lehim potasını, sabah sekiz akşam altı iş ve her öğlen at yarışı oynamaya giden mustafa abileri, para biriktirebilmek için evinden kilometrelerce yürüyerek işe gelen şenol-birol kardeşleri. belki de onu sevdiğimi. ertesi hafta yaşar usta da diğerleri gibi farkedemedi yüzümdeki gerginliği, hatta annem bile. ama kaç gün olmuştu seraptan ses yok, telefonu kapalı hep. yoksa. yok canım başka bişey vardır, telefonunu kapamış yıllar sonra ilk kez gördüğü ablasıyla yeğenleriyle zaman geçiriyodur. di mi. keşke. bi arkadaş aradı sonra beni, serap boğulmuş abi şile'de dedi. kapadı. yutkundum. kablolar elimden düştü. deli şenol bana baktı, bi gözü bazen takılır ayrı bi yöne bakardı diğerinden, kafasını eğip devam etti sonra kablo lehimlemeye. içimdeki şey önümde duran bilmemkaç derecelik lehim potasından daha sıcak, kaynardan öte, yangın merdiveni artık sıcaklamalarıma çare olamayacak kadar aciz , gereksiz, yaşar usta telaşlı iş yetişmiyecek diye, patron murat abi gergin, yerler pis. içim kırgın. gidemedim cenazesine..dayanamazdım.. hala daha kızgınım ama kime neye bilmiyorum. sanırım hayata çünkü zamansız ve pis bi şekilde aldı ilk sevgimi, kırdı..
birisi aşk dediğinde ve ölümü kokladığımda ilk serap gelir aklıma o yüzden, son gününde gelemedim ama kusura bakma elimden bu kadarı geldi derim, duyduğunu düşünerek.
peki neden beni alıp geri getirdi ki o ilk gördüğüm an. nedeni belli, ölüm denince her defasında olduğu gibi yine aynı yere, aynı zamana döndüm.
lisedeyim. kızıl saçlı bi kız var benden üst dönemden. hafif dalgalı saçları, uzun omuzlardan aşağı doğru. nasıl güzel.adı gibi, serap. bir ay sonra bitecek okulu. aşığım. yani aşk öyle bişey olsa gerek. heyecanlanıyorum onu görünce. duramıyorum. değişik bir his, ilk defa öyleyim. bana bakışı, gülüşü hala aklımda. defterinden ufak bi kağıt koparıp numarasını yazmıştı koridorun açık sarı pis duvarında. hala duruyo o ufak kağıt, kırmızı pilot kalemle yazılı onbir tane rakam. o zaman o kadar çok şey ifade ediyodu ki o rakamlar,bilirsiniz, şimdi ise acı. neyse, zamanı geldi bitti okul. bitmesin istiyorum, hergün geleyim okula, sorayım geldi mi diye, ya da sabahları sıradayken parmak uçlarımın üstüne kalkıp görmeye çalışayım onu üst sınıfların sırasından.. bitti okul tabiki, yaz oldu. ben çalışıyorum annemin çalıştığı işyerinde, önümde bi pota, içinde kalaydı sanırım, bi metal. kablo ucu lehimliyorum günde bilmem kaç bin tane. arada mesajı geliyo, uçuyorum sevinçten, elim ayağıma karışıyo, yaşar ustanın, demir abinin, deli şenolun hiç bişeyden haberi yok. o da sevinçli, yurt dışından ablası ve hiç görmediği iki yeğeni gelicekler bir hafta içinde. ben ondan mutluyum ama, haberi yok. keşke olsaydı. aynı hafta içinde yeğenleriyle oynadığı oyunlar, ablasıyla hasret gidermeler bi kaç şey daha var bilebildiğim, bi de çok samimi olduğu bi kız arkadaşı vardı aynı sınıftan, melda, şilede yazlıkları olan kız. melda da mutlu çünki serap ve bir kaç arkadaşı daha yazlığa gidicekler kafa dağıtmaya, eğlenmeye. serapın babasını ikna etmişler falan. gayet güzel sevinçliler, içlerinden bi tek serap biliyo ama beni, sanayi sitesini, sürekli açık yangın merdiveninin dibindeki bilmemkaçyüz derecelik lehim potasını, sabah sekiz akşam altı iş ve her öğlen at yarışı oynamaya giden mustafa abileri, para biriktirebilmek için evinden kilometrelerce yürüyerek işe gelen şenol-birol kardeşleri. belki de onu sevdiğimi. ertesi hafta yaşar usta da diğerleri gibi farkedemedi yüzümdeki gerginliği, hatta annem bile. ama kaç gün olmuştu seraptan ses yok, telefonu kapalı hep. yoksa. yok canım başka bişey vardır, telefonunu kapamış yıllar sonra ilk kez gördüğü ablasıyla yeğenleriyle zaman geçiriyodur. di mi. keşke. bi arkadaş aradı sonra beni, serap boğulmuş abi şile'de dedi. kapadı. yutkundum. kablolar elimden düştü. deli şenol bana baktı, bi gözü bazen takılır ayrı bi yöne bakardı diğerinden, kafasını eğip devam etti sonra kablo lehimlemeye. içimdeki şey önümde duran bilmemkaç derecelik lehim potasından daha sıcak, kaynardan öte, yangın merdiveni artık sıcaklamalarıma çare olamayacak kadar aciz , gereksiz, yaşar usta telaşlı iş yetişmiyecek diye, patron murat abi gergin, yerler pis. içim kırgın. gidemedim cenazesine..dayanamazdım.. hala daha kızgınım ama kime neye bilmiyorum. sanırım hayata çünkü zamansız ve pis bi şekilde aldı ilk sevgimi, kırdı..
birisi aşk dediğinde ve ölümü kokladığımda ilk serap gelir aklıma o yüzden, son gününde gelemedim ama kusura bakma elimden bu kadarı geldi derim, duyduğunu düşünerek.
Kasım 07, 2010
ayrılık
bir günü daha bitiriyorum. geriye kalan üç adet boş cam şişe, binlerce düşünce ve yalnızlık.
gördüklerim.
hangi boş duvara veyahut yalnız ağaca baksam kendimi görüyorum. duruyorum. bişeyler sorayım bari içi rahatlasın diyerekten mevzuya ufaktan gireyim istiyorum ama kendi kendimin yüzüne bakmıyorum, o yüzden sormaya cesaret edemiyorum. ikisini de ben mi yapıyorum, ben ikisi de değil miyim, biri bensem diğeri kim diyorum, ve susuyorum. napim.
anladım evet...
otostop öğrencinin kaderidir. tabii ki bulunduğu yer ve ortama göre değişir yani her gün otostop çeken de vardır, hayatında hiç otostop çekmemiş de. ama öyledir.
geçen eve dönüyorum, otostop. durdu. neyse. hiç hoşlanmadığım bir insan tipi, yani konuşurken benim söylediklerime anlıyorum, hıhı diyen insanlara karşı inanılmaz bi antipati oluşuyo o an bende. böyle kapıyı bi anda açıp atlayayım istiyorum o arabadan. ulan evet de, tabii yahu öyle de bişey de, ama o ses tonuyla anlıyorum deme. ya da diyeceksen o poz haliyle, o egoyla deme, sade, kendin gibi de arkadaş. bindiğine de pişman etme adamı, onbeş dakikalık yolu zehir etme bana. sevmiyorum çünkü bindikten sonra ağzını açmayıp inerken ben ineyim burda demeyi. konuşalım, zaman da yol da geçsin. di mi ama. anlıyosun di mi?
ben burda ineyim.
geçen eve dönüyorum, otostop. durdu. neyse. hiç hoşlanmadığım bir insan tipi, yani konuşurken benim söylediklerime anlıyorum, hıhı diyen insanlara karşı inanılmaz bi antipati oluşuyo o an bende. böyle kapıyı bi anda açıp atlayayım istiyorum o arabadan. ulan evet de, tabii yahu öyle de bişey de, ama o ses tonuyla anlıyorum deme. ya da diyeceksen o poz haliyle, o egoyla deme, sade, kendin gibi de arkadaş. bindiğine de pişman etme adamı, onbeş dakikalık yolu zehir etme bana. sevmiyorum çünkü bindikten sonra ağzını açmayıp inerken ben ineyim burda demeyi. konuşalım, zaman da yol da geçsin. di mi ama. anlıyosun di mi?
ben burda ineyim.
Kasım 04, 2010
hocam oldu mu şimdi..

temizlik yaptım bugün biraz, birazdan kastım aslında bayaa bildiğin baştan sona temizledim evi,neyse, en son lavabo aynasına geldi sıra, gazete kağıdıyla sildin miydi cam ayna ışıl ışıl hepimiz biliyoruz bunu, her zamanki gibi sehpanın alt gözündeki (iki gözlü sepha mı olur demeyin, hatta buna göz demek ne kadar doğru bilemedim şimdi ama bizimkinin alt tarafında bi sehpa daha var diyelim, bulamadım doğru kelimeyi) gazetelere gitti elim, o da ne, tam sayfa bi reklam, "anneler, anneanneler, dedeler..." diye başlıyo, neymiş, çocuğumuzun yeteneğini keşfedicekmişiz bu kitapla (emeğe saygım var şimdi o konu ayrı, bişe demiyorum) ama hani babalar? bir erkek olarak alındım doğrusu, yani yarın öbür gün baba olsam kendi öz çocuğumun yeteneğini keşfedemeyecek miyim? soruyorum burdan..
hocaya kızdım gibi oldu şimdi biliyorum ama kızacak kimseyi bulamayışımdan bu, yani reklamı hazırlayanı bilsem eyvallah da, muhattap alınacak bi kendisi var napim. tabi bu eksiklik bir çok soru da getiriyo insanın aklına; acaba babalarına kızgınlar mı ki sayın hocam ve reklamı hazırlayanlar, ondan mı "babalar" kelimesini koymadılar, ya da oraya şimdi koskoca "babalar" sözcüğü koyacaz ama cıkk olmadı kesin bi kaç hınzır başka yere çeker bu lafı, eğlenirler bizimle mi dediler de son anda çıkardılar o kelimeyi, ya da ne bileyim sığmayacak gibi de değil ki, tam sayfa reklam, yer kazanalım desinler, maddi olsa sıkıntı,bi kelime kaç para olabilir ki, hocam bir kelime çıkacak hangisi olsun? babaları çıkaralım en iyisi mi dediler artık bilemiyorum. neyse, alındım he. canım sıkıldı.
Kasım 01, 2010
dil sürçmesi
geçen zeki müren takıldı dilime, dilim sürçtü fena enteresan bi cümle çıktı ortaya; üşüdüm sırtımı öpsene anne!
sitem ; bel
yıllardır bel ağrımdan şikayetçiyim evet. geçtiğim cumartesi de yine belim yüzümden az kalsın nezareti görüyoduk, ucuz yırttık. bi hareketime bakardı halbuki. konakta yürüyorum, biri omzuma dokundu, kulakluk falan var pek bakmıyorum zaten sağıma soluma, yolumdayım. döndüm baktım, yavaştan açılan bi cüzdan ve değişik bi kimlik, polis. sivil tabi. belindeki ne dedi? valla ağrıyo yine bu aralar dicektim ama hiiç, ne ki? demekle yetindim. kenara çekildik usulca, yokladı falan. bişe yok tabi, iyi günler size de iyi günler, dağıldık. allam. en sevmediğim şeydir bu yoklamalar. yıllar önce bi firmada çalışıyorum, mağaza mağaza gezer sipariş alırdım falan, bigün tam çıkıcam bi mağazadan diğerine yetişmem gerek, pat diye mağaza müdürü çevirdi, üstünü ariycam dedi, e araa dedim ne diyim ki şimdi. ööyle mağazanın ortasnda baktı falan. hoş değil bunlar. neticede benim de bi haysiyetim var di mi?! milyontane yer var mağazada müsterilerin bilmediği, çağır ya da odana, geleyim ne diyosan de. umrumda değil aslında toplum içinde pek de etkilemez beni yani kızarıp bozarmam, ama hoşlanmıyorum işte arkadaş. yapmayın, nolur.
sitem ; cell
enteresan bi başlık oldu tabi. uyumadım hiç, nedeni de birkaç saat sonra yapacağım stem cells sunumu ve raporu. türkçe enteresan bi dil işte. nereye çekersen. hoş oldu ama, ya da farketmiyo zaten saat sabahın altısı. di mi ?
Ekim 20, 2010
sitem ; .........
beyin ölümü ne garip bir sözcük dizisidir ya. bir tamlama bu kadar mı hissiz olur. bu kadar mı ölüm kokar fakat ölüm olmaz. tüylerim diken diken.
ey ahali.duyduk duymadık demeyin.
bazen gölgenin ardındaki nedir diyorum kendi kendime. sorduğum sık sorulardan biridir bu bu aralar.aslında kendimi bulabilmem gerek daha doğrusu çok da zorlanmadan ulaşmam gerek köşe taşlarına, fakat yine benden olan, içlerimden birşey buna engel oluyomuş gibi geliyor. bunun peşi sıra da zaten onu bulduğum zaman tüm geride kalanları bulmuş olacaksın diyor üçüncü ses. işte böyle bir sahne oynuyorum tam da şu an. ee canlı yayında olduğumuza göre yanlışlarımızı kesip montajlayamıyoruz da, affedin yanlışlar için. ama kaçan herşey ve tüm kırgınlıklar için üzüldüğümü de bilin.
dedi kral. hangi kral mı? çıplak kral tabii ki.
dedi kral. hangi kral mı? çıplak kral tabii ki.
çok yağmur yağdı burada dün.
yağmur yağıyor herkese günahları kadar
niye bana daha fazla yağıyor her akşam yağmurlar
hamurdan çamurdan küçücük insanlar
kesin artık ağlamayı
ıslandım yeteri kadar ..
niye bana daha fazla yağıyor her akşam yağmurlar
hamurdan çamurdan küçücük insanlar
kesin artık ağlamayı
ıslandım yeteri kadar ..
Eylül 30, 2010
sitem ; samanyolu
bazen sadece boşluğu düşünüyorum. ne bileyim şu atmosferi geçsem de yerçekimsiz ortamda asılı kalsam, ne yöne gideceğime gezegenler karar verse ben değil, uf olaya bak. ya artık aslına bakarsanız şuan yaşadığımız hayata daha uygun şeyler düşüneyim isteyeyeyim istiyorum, evet ben de istiyorum ama olmuyo. bak mesela iki insan hayatlarını ayırsa da birbirlerini ne kadar ayırabilirler ki? ya da ne gerek var temelli o insanı silmeye, görmemeye. anlamıyorum. ne zaman öyle insanlar olucak onu da biliyorum. bilmek de istemiyorum aslına bakarsanız, hiç bişey istemiyorum. şu an şu şekilde yaşlanayım en azından kemiklerim ağrıyo şööyle sırtımdan aşşağa doğru bi ağrı iniyo deyip herşeyden sıyrılayım istiyorum. ya susun ya da konuşun. boşluk derken nerelere geldik. aslında neden dünyada doğdum ki, başka bi gezegende de oranın yeryüzüne gelebilirdim. ne değişik olurde bee. kimse yok bugüne dair. düşüneyim az. yine gel. hoşçakal, boşta değil.
sitem ; kendime..
hiç bir şey konuşmak istemiyorum. anlatmak da istemiyorum. konuşmayacağım işte. artık üzerime gelmeyin. n'olur.
sitem ; anlamayana
efendim içimi dökeyim dedim verdiği cevaba bakın hele densizin;
soru şu: gerçekten mutlu musunuz?
"Daha iyi olabilirdi. Genel olarak olmasını istediğiniz gibi bir hayatınız var ve idare ettiğini düşünüyorsunuz. Ancak ara sıra “daha iyi olabilirdi” demekten de kendinizi alamıyorsunuz. Belki size daha fazla destek olabilecek arkadaşlara ihtiyacınız var ya da kendinizi daha iyi ifade edebileceğiniz bir işe. Hayatınızda birşeyler eksik ve onu bulduğunuz an gerçek mutluluğu da bulmuş olacaksınız."
ne bu şimdi gece gece. ben bilmiyo muyum eksik birşeylerin olduğunu ve onları bulmam gerektiğini. hem üstüme gelmeye ne hakkın var ki. bu yüzden de sevmiyorum işte sanallığı, kırıcı oluyolar. neyse. biraz müzik sakinleştirir beni. şimdilik hoşçakalın.
soru şu: gerçekten mutlu musunuz?
"Daha iyi olabilirdi. Genel olarak olmasını istediğiniz gibi bir hayatınız var ve idare ettiğini düşünüyorsunuz. Ancak ara sıra “daha iyi olabilirdi” demekten de kendinizi alamıyorsunuz. Belki size daha fazla destek olabilecek arkadaşlara ihtiyacınız var ya da kendinizi daha iyi ifade edebileceğiniz bir işe. Hayatınızda birşeyler eksik ve onu bulduğunuz an gerçek mutluluğu da bulmuş olacaksınız."
ne bu şimdi gece gece. ben bilmiyo muyum eksik birşeylerin olduğunu ve onları bulmam gerektiğini. hem üstüme gelmeye ne hakkın var ki. bu yüzden de sevmiyorum işte sanallığı, kırıcı oluyolar. neyse. biraz müzik sakinleştirir beni. şimdilik hoşçakalın.
sitem ; kadere
bir arcade oyununda birinci oldum hala şaşkınım. nasıl oldu diye sormayın lütfen, deneyin.
sitem ; anlayana

böyle uzansam, kafam güzel, gökyüzüne bakıp hayal kurarken her kıvrımdan geçtiğimde birinizi hatırlasam, gülsem, el sallasam ne bilim yada kuvvetle muhtemel olacağı gibi sussam, sadece zihnimden konuşsam ve davransam, hoş olur. hayal kuruyorum. o halde.
Eylül 29, 2010
Eylül 28, 2010
sitem ; dil

efendim dil deyince rolling stones'un meşhur dili aklına gelenler için hemen söyleyeyim birazdan aşağıda okuyacaklarınız ilk anlamıyla akla gelen sitemdir. rolling stones ile alakası yoktur, dilerseniz bu satırdan sonra okumayabilirsiniz ve lütfen yirmidört saat içinde beyninizden siliniz.
dil bizim kanayan yaramız. halbuki bizi birleştiren olması gerekirdi, ayıran değil. ya da tam istenilen gibi oldu ve böldü. babilin dil kulesi, inkalardan evvel güney amerikada bir mağaradaki yedi tünel ve yedi farklı dil konuşan ejderhalar ya da her neyse, senaryolar iyiydi, seti de nazar değmesin çok iyi oynuyoruz. bir gün gelip de yahu ben neden böyle yaşadım ki, bu benim tek yaşam hakkımdı onda da nefretten başka bir şey yok! diyecekmisiniz merak ediyorum. deyin. dolmuşta arapça konuşan ama kürtçe konuştuğu sanılan muğlalı çocuk bıçaklanır, ahmet kaya dinliyor diye bir diğeri yargılanır. zorla kapattırılır kendince haklı sebeplerle. neymiş o bu ülkeyi seviyomuş, 19undaymış, bu ülke onunmuş, ee iyi de kardeş onların suçu ne? yavuz selim bitiremedi de sen mi şimdi temizliyicen topraklarını. hem kimden, neyden? dahası niye? dünya da bilmem kaçyüz dil var, onlardan birkaçını konuşuyoruz işte şu çevrelenmiş topraklarda. hem ingilizce eğitimi olan bir okulda 19luk üniversite genci olarak kürtçeyi nası yadırgarsın anlamış da değilim. ya da annesi arapçadan başka dil bilmediğinden onunla konuşurken arapça konuşmak zorunda olan muğlalı ne yaptı sana? hiç düşündün mü? sen sen ol büyü boşver bunları. ben sadece o an diyemediklerimi dedim varsay. konuşasım yok bayadır.
Eylül 21, 2010
sabah sabah

- bi baksana kardeş, buradan şu boylarda bi zaman geçti mi?
gördün mü?
-valla şimdi aşşağıya doğru hızla biri geçti buradan ama bilmem ki anlamadım neyin geçtiğini. belki o'dur?
-belki
koca yazı çatır çatır yedin ve ufaktan ufaktan dönüp hissettirmedin ya,ne diyim ki şimdi ben sana. kızsam mı, doğasıdır deyip geçsem mi bilemedim.
şunu anladım ki kalabalık bana göre değil arkadaş. son zamanlarda garipsediğim tek şey ben ve insanlar arasındaki hafif gergin ipin nasıl bu hale geldiğiydi. geriliyorum sanki insanlar etrafımda dalga dalga dalgalandıkça! ama çok da önemsemedim hani. düşündüm geçti. uğraşamam hiç.
iskele cephesinde işler yolunda ;|
soğuklar hafiften kendini hissettiriyo geceleri. aman dikkat edin hasta olmayın sizde. zaten hapşırsak kapıyoruz birbirimizden virüsleri. bi bekle di mi. bi dur, ne bilim tokalaş, sarıl, lokmasını ye, öp, daha bissürü şey. ama daha olamadan aslında olan olmuş oluyo.dikkat.
satürnü gördüm bu gece. ay'a göre ufak kalıyodu tabi ama yarı güneş kadarmış. küçümseyesim geldi ama hemen vazgeçtim.
satürn demişken burçları dört dörtlük bilen birinin çizerek ve yazarak bana anlatmasını istiyorum. ama hani geceleri promosyon kanallarında nostradamusinsan lar olur ya, o tarz değil, daha insancıl olarak olsun bu mümkünse. olmaz mı?
ben bi hava alıp geleyim. güneş doğdu tam izlenmeliktir şimdi.
görüşelim mutlaka.
dinliyoruz.
günaydın
Eylül 13, 2010
wing of a roller.
bu benim kanadım olabilirdi.
artık yeni bir yer belirlemek gerek. yine havalandık insanların topraklarından kendi gökyüzümüze. bakalım bir daha ne zaman yere değecek ayaklarımız. ne zaman hissedeceğiz toprağı.
birini sevince sanki toprağa kök salıyor insan nefsi. onunla yaşıyor. onu görüyor. onu duyuyor. onu duyumluyor.
pek tabi bu arada zaman akıp gidiyor yalnızlığından şikayetçi bir vaziyette ama kimin umrunda ki? ne farkeder ki zaten değil mi? geçiyor ulan zaman. uyanın. ya da uyumaya devam edin malum saat geç oldu zaten.
geç artık. çok geç.
peki şu an gökyüzüne bakabilir misin?
dinle. duyuyosun değil mi?
artık yeni bir yer belirlemek gerek. yine havalandık insanların topraklarından kendi gökyüzümüze. bakalım bir daha ne zaman yere değecek ayaklarımız. ne zaman hissedeceğiz toprağı.
birini sevince sanki toprağa kök salıyor insan nefsi. onunla yaşıyor. onu görüyor. onu duyuyor. onu duyumluyor.
pek tabi bu arada zaman akıp gidiyor yalnızlığından şikayetçi bir vaziyette ama kimin umrunda ki? ne farkeder ki zaten değil mi? geçiyor ulan zaman. uyanın. ya da uyumaya devam edin malum saat geç oldu zaten.
geç artık. çok geç.
peki şu an gökyüzüne bakabilir misin?
dinle. duyuyosun değil mi?
Eylül 12, 2010
demiştim ben.
sessizliğin kendine has bir güzelliği var. ezan okunuyor şu an, saksağan ve serçe sesleri var, alt kattaki ufaklığın konuşmaları duyuluyor; ne hoş. buzdolabının sesi. tuş sesi. yeter.
bugünle birlikte üçüncü defadır kahvaltıda ayva reçelini masaya koyuyorum. canım yemek istemiyor, zaten tatlı çok yiyemem, ama neden inatla hala masaya koyuyorum bilmiyorum. neye dayanarak bunu yapıyorum inanın ben de merak ediyorum.
latin amerika ya da avustralya'da emlakçılık yapıp, buradaki alışkanlıktan dolayı, orada da güney cepheli eve önem veren türk var mıdır acaba? birisinin ona söylemesi gerek; abi yanlışın var -kısa ve net- farklı yarıkürelerin insanıyız.
ulan (alıntıdır. bknz. rt ) başbakan olmak vardı hee şimdi. peh. ne istersen yap. akşama basket maçı var, ara spordan sorumlu devlet bakanını, hatta çağrı yap anlar o zaten (geçen derbide de çağrı yapmıştın anlamıştı), git izle. takıl kafana göre. düşünsenize yaşlı diktatör barışarock'ta sabah yediçeyrekte çiş sırasında :) kimse izin de vermez öyle aralardan da gidemezsin. sabahın körü ama millet cin gibi o bitmeyen sırada, aman altına etme garibim:) ulan ne mizah adam bu be. temel'den sonra her fıkraya gidebilecek bir mizacı var. çok yok böyle insan. değerini bilmek gerek.
an itibariyle evet oyu çıktı. demiştim ben.
şimdi misafirim var gitmem gerek.
hoşçakalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









