bu kimin hayatı?
şirin ben gölgeyim dedi,
ışıkla var olurum sadece.
ama dün birini vurmuşlar,
avucunda adım yazılı.
hayatı var edersin sadece.
ama dün birini vurmuşsun,
avucunda adın yazılı.
HER GÜNEŞLİ PAZARTESİLERİ ÖNCE SAKALIMA GİDER PARMAKLARIM. YENİ BİR HAYATA BAŞLAMANIN HİSSİ ONDAN YÜKLENİR GÜNÜN İLK HİSSİZLİĞİNİN TADINI ÇIKARAN BEDENİME. HATTA DÜNYAYI AHESTE AHESTE DÖNDÜREN BİLE O OLABİLİR!
-merhaba, biz daha önceden tanışıyor muyduk sizinle?
-yok hayır, sanırım ilk defa tanışacağız.
-peki.
ne düşünüyorum biliyor musun? nasıl olsa hatırlarsın ama sana birkaç ipucu bırakıyorum bugün. istese dünyayı parmağında çevirecek -ki çeviriyor da, her istediğinde- birinin gecesine konuk olmak bambaşka bir his. nefis. karşında oturdukça, orada seninle olacağı için üzerine büründüğü en güzel ruhuyla karşında oldukça, sadece sen ol ve anın tadını çıkar. bak, dinle, hisset ve var et. bunu yapabildiğini biliyorum zaten ama öğüt bunlar işte, dinle beni. belki de bu kadarı zaten yetiyordur bu hayatı kurmaya, unutma. düşünsene rüyasında seni görüyor bugün, seni düşünüp uyuyor. uykusuzluktan gözleri yanıyor ama direniyor uykuya, senin geç gelecek bir cevabını bekliyor. seni, o var ediyor. onu, sen var ediyorsun. bütün hücreleri rahat uyumak için senin geciken cevabını beklemek üzere yorgunluğa ve uykuya direniyor. bunu yapıyor da. gerçeklik burada başlıyor zaten, bunlar gerçek. bu his dünyaya bir şekilde gelmiş olan bizler için yaşanması ender şeyler belki de kim bilir? bunlar yaşanıyor, tam da şu an ben sana bunları yazarken yaşanıyor. bunlar gerçek. sana öğütlediğim bu cümlerleri de zaten bu gerçek hisler düşündürüyor. hep sorarız ya kendimize yıllardır 'neden buradayız?' diye, 'neden bu kadar yoğun ve gerçek oluyor bende hayat?' diye. işte bu yüzden buradayız, hayattayız. bak, dinle, hisset ve var et. başkası söylerse hemen inanma tabii bir düşün bunu ama bak ne diyeceğim; 'sen sadece kendin gibi ol, özgürsün' demek seni hayattan, kendinden ve ondan, gerçek hislerden, olandan ve olacak olandan uzaklaştırmıyor. ne olacaksa öyle olması gerektiği gibi olacak merak etme. istemekten asla vaz geçme. bir veda seni o andan alıp bambaşka bir yere koyuyor ve bu gerçeklik var olmaya her zaman devam ediyor. bu, hayatın gizli bir şifresi gibi. bunu unutma.
-çok güzel bir salıncağın var, kesin keyiflidir
-evet evet, öyle
-çok güzel bir ağacın var, kesin bilgedir
-evet evet, öyle
-çok güzel bir yolun var, kesin uzundur
-evet evet, öyle
-çok güzel bir aklın var, kesin berraktır
-evet evet, öyle
-çok güzel bir kalbin var, kesin kırgındır
-evet evet, öyle
-çok güzel bir fikrin var, kesin özgürdür
-evet evet, öyle
-çok güzel bir sabrın var, kesin dargındır
-evet evet, öyle
-çok güzel bir anın var, kesin kalmıştır
-evet evet, öyle
-çok güzel bir kokun var
-e hadi durma öyle
saçlarım biraz daha uzun olsun istiyor, saçları biraz daha uzun olsun istiyorum; saçlarımız birbirine benziyor. saçlarımız hep kesilmişler ama saçlarımız güzel.
gözlerimiz dünyaya geldiğimiz ilk günden beri birbirine benziyor. gözlerimiz dünyaya geldiğimiz ilk günden beri birbirine benziyor ama bakışlarımız birbirlerine sonra benzediler. bakışlarımız hep beklemişler ama bakışlarımız güzel.
benzerliklerin altındaki saçların örttüğü bu gözlerden gelen bakışlar yanlarında bir şey daha getirdiler ve o gece anladık; hislerimiz birbirine benziyor. hislerimiz hep gizlenmişler ama hislerimiz güzel.
o karşımda, ucu yere değmiş bir gökkuşağı gibi, ama gerçek, uzun, şık bir şekilde parıldıyor, özlemle gülümsüyordu. gözleri kızıl kahverengiydi, giysisi gök mavisi kadifeden ceketli, kırmızı bir ipektendi.
kafamı yerden kaldırmadan, kulağımda müzikle -neyse ki-, insanların arasında saatlerce yürüdüm. yürüdüm ve düşündüm; anladım. düşündükçe, kendimle birlikte neleri var ettim kim bilir?
...
bahçemiz gölgesindeydi bilgeliğin
duygularla bitkilerin düğümlendiği yerdi bahçemiz.
bahçemiz karşılaşma noktasıydı bakışın, kafesin ve aynanın.
bahçemiz bir yaydı belki saadetin yeşil çemberinden.
o gün tanrı'nın ham meyvesini çiğniyordum düşte.
felsefesiz su içiyordum.
koparıyordum dut, bilgisizce.
yarılınca bir nar, elim istek fıskiyesi oluyordu.
çağırınca bir çilov, yanıyordu göğsüm işitme zevkiyle.
bazen yalnızlık dayıyordu yüzünü cama.
geliyordu şevk, atıyordu kolunu his boynuna.
...
neler görmedim ki yeryüzünde:
bir çocuk gördüm; kokluyordu ayı.
kapısız bir kafes gördüm; kayboluyordu içinde aydınlık.
bir merdiven: çıkıyordu aşk oradan melekût damına.
bir kadın gördüm: nûr dövüyordu havanda.
öğleyin sofralarında ekmek vardı, yeşillik vardı, şebnemin hicrânı vardı.
sevginin sıcak kasesi vardı.
...
işte ben hep böyle garip mahzun,
bir şey beklermişçesine yaşıyorum.
bazan öyle günlerim oluyor ki, elâgözlüm,
ne oldu, nasıl bitti şaşıyorum.
bazı bilmem, gün nasıl başladığında,
kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan.
yaşıyorum, yaşıyorum da bitmiyor,
bir tutam sakız oluyor ağzımda zaman.
yaşamak ne kadar çekilmez gelse de arasıra,
bu görmek, bu sevmek, bu aziz sıcaklık tende.
bu bir nimet, bu bir nimet, bu elâgözlüm,
bu yaşamak bir şiir; harikulâde.
sen ki, saçından tırnağına kadar
bir hürriyete bedelsin,
bu ılık saçlar, bu gözler; fakat her şeyden önce
yaşadığın için güzelsin.
yardım için karanlık yönlerimize
sağlıklı saatler verilir
uyuşmazlarsa dünya ile
sessizce düşerler cennetin peşine
hayatı ıskaladığım bir anda içimde bir his beliriyor. bu his birdenbire belirmekle de kalmıyor aslında, o kadar anlık bir parıltı değil, peşinden koştuğum his bu. anlıyorum. bu his bir anda belirmiyor, daha çok günüme doğuyor. apansızca bana, bu hayata geliyor. gözlerini dünyaya açıp ilk defa ağlıyor. çığlık çığlığa ama sessiz sedasız ağlıyor, muhtemelen korkuyor. bir sarılıp kokluyorum, sarıp sarmalıyorum, göbek bağını kesiyorum, canımız acıyor. yaralarımızı sarıyorum ve ona sakin huzurlu bir yatak veriyorum. acımız diniyor. yanına uzanıyorum. artık ağlamıyor, belki de hayata geldiği bu dünyayı artık hissediyor. alışıyor. o uyuyor, ben uyumuyorum.
yolda çizgiler var.
yolda güneşle birlikte rüzgar da var.
rüzgar esiyor, rüzgar çizgili.
güneş ısıtıyor, sıcaklığı çizgili.
güneş gölge getiriyor, gölge de çizgili.
yolda arabalar var, arabalar da çizgili.
yolda yürüyen insanlar var, aslında yolda çizgiden çok insan var.
ama insanlar da çizgili.
sybille bedford bir yerlerde şöyle yazmıştı: insan gençken kendini bir bütüne, insanlığın temel ilkelerine bağlı hissetmez, insan gençken bir sürü şey dener çünkü hayat bir genel prova gibi algılanır, perde gerçekten açıldığında değiştirilebilecek bir prova gibi. ama gün gelir perdenin her daim açık olduğu kafasına dank eder. sahnelenen, oyunun kendisidir.
bir rüyanın içindeyim, bileklerim sade bir suda
yılları var şarapların, sallanırken şu sofrada
kadehin ağzında bir ay, yarısı bulutlarla firar
yukarıyı hayal ettim, bir aşk acısı koynumda
bir sevgilim vardı, kolları şimdi kimin boynunda?
düşmüş delinin yıldızı
yüzüyor ayağımın ucunda
rüyamın en garip yerindeyim
düşmüş aşkların en haksızı
yanıyor kalbimin ucunda
ve ben hâlâ onun elindeyim
bir şarkının içindeyim, bileklerim sade bir suda
susları var dudakların, ağlıyorken şu sofrada
kadehin ağzında bir ay, yarısı bulutlarla firar
yukarıyı hayal ettim, bir aşk acısı koynumda
bir sevgilim vardı, kolları şimdi kimin boynunda?
düşmüş delinin yıldızı
yüzüyor ayağımın ucunda
rüyamın en garip yerindeyim
düşmüş aşkların en haksızı
yanıyor kalbimin ucunda
ve ben hâlâ onun elindeyim
humata, hūxta, huvaršta.
rüzgar, gökyüzü, sonsuzluk, güneş ve bir de sevgi her yolu güzelleştiriyor. bir an için üzerinden -veya içinden- geçtiğin yolda o bir an içerisinde koskoca bir hayat oluşuyor, kayboluyor, oluşuyor, kayboluyor..
sen yolda giderken kenarda bir yerde kuşun biri su içmek için ürkekçe bir su birikintisine yaklaşıyor mesela. rüzgar esiyor. önce sağına soluna bakıyor, güvenmiyor. tedirgin. kaygıyla içilen bir yudum suyun az ilerisindeki tırtılın ise dünya umrunda değilmiş gibi çimenden çimene öyle umarsız bir yürüyüşü var. gören "bu ne rahatlık?" der. ama işte evi yok, döneceği bir yer yok, bekleyeni de yok zaten sırf durmamak için sadece yürüyor ama ona sorarsan hayat öyle gelişmiyor. hayat durmuyor, oluyor. gökyüzü berrak. tırtıl yanılıyor. bunları gören az ötedeki bir ağacın dalları birbirine çarpıyor. hava hışırdıyor. az kaldı bahara der gibi son bir kuru gürültü peşindeler belki de kim bilir? ağaç, kendi kendine, baksana ne güzel işte kuş uçuyor, bak bak görüyor musun tırtıl umarsızca yürüyor ama ben hep burada böylece duruyorum diyip iç geçiriyor. hava hışırdıyor. fikrini kimse sormamış ki zaten öylece bir ağaç olmuş, orada öylece duruyor. anlatıyor. sessizce, fısıldarcasına konuşuyor. sonsuzluğu basitçe anlatmaya çalışıyor.
kuş, ağacı duyunca su içmeyi bırakıyor. tedirginliği geçiyor. kafasını kaldırıp "ne kadar güzel bir ağaçsın!" diyor dudağının kenarındaki su damlasıyla. kuş "ben hep burada mıydım, sen hep burada mıydın?" diye sorunca ağaç "buradayız evet" diyip ekliyor; burada yaşıyoruz. birbirine çarpan dallar duruyor. bir an sessizlik oluyor, herkes düşünüyor ama tırtıl hala yürüyor. bu ne şimdi? diyen anlamsız sallanmalar arasında kuru gürültücü dallar tam da senin yoldan geçtiğin o an tüm bunları birbirine soruyor; "tüm bunlar gerçek mi?". tırtıl olan biteni duyup görüyor, yüzünde tebessümle yürüyor. umursamıyor. çimenden çimene umarsızca yürüyor.
kuş ağaçla konuşuyor, yol suyla bölünüyor, ağaç tırtılı çağırıyor, çimen kuşa bakıyor. yolda güzel şeyler oluyor.
geçtiğin yoldaki bir saniyede hayat oluşuyor, kayboluyor, oluşuyor, kayboluyor ve tekrar oluşuyor. yollar kendi güzelliğini kendi içerisinde zaten var ediyor. sorman gereken soru şu; "tüm bunlar gerçek mi?".
değişiyorum. yeni birine dönüşüyorum, bunu hissediyorum. bunu, kendimden uzağa gitmeden yapıyorum. o çağlardayım.
dinliyorum. yeni birini görüyorum, onu hissediyorum. bunu, ondan uzağa gitmeden yapıyorum. o anlardayım.
hayatı bu gördüğümüz olan bitenden sınırlı zannetmek hatadır.
hayat, henüz yaşanmamış olandır.
ceketlerimizi giyip ayaza çıktık, hava kararmıştı bile ya da bir fırtına yaklaşıyordu. pizzacının önünde durmuş vedalaşırken hava iyiden iyiye kapandı. ne kadar çok lamba yakarsanız yakın, masaya, cam kenarlarına ne kadar çok mum koyarsanız koyun, alışveriş merkezleriyle dükkanların kapılarında, noel partisi verilen villaların girişlerinde ne kadar meşale yakarsanız yakın yine de binaların içine sızan, yayılan türden bir karanlık, bastıran, işgal eden bir karanlık vardı. yukarıdan, gökyüzünden gelen bir karanlık değildi bu, aşağıdan, çürümüş halde karanlıkta tek başına yatanların durduğu soğuk topraktan geliyordu, buz kesmiş, titreyen ağaçların donmuş dallarından gürül gürül akan bir karanlık, bıçaklarla dolu bir karanlık, bedeni ve ruhu yaralayan bir karanlık, ardında görünür yaralar yerine kanın, akkanın ve düşüncelerin akışını engelleyen boğum boğum yara izi ve düğümler bırakan bir karanlık, tekliyor, duruyor ve çözülmez, sıkı bir kördüğüme dönüyordu.
herzog: ağır makineleri kullanan insanlar kimler ve onları antarktika'ya getiren şey neydi?
pashov: bu uzun bir hikaye. zihnin pek çok farklı bölgesini ve birçok fikir dünyasını keşfettim ve bunu yapmaya okuma yazma dahi bilmeden başladım. büyükannem bana odysseia ve ilyada'yı okuyordu, ben de bunu başarmanın yolunu bile bilmeden hayalimde yolculuğuma başladım ama aklım ve ruhum buna hazırdı. zaten odysseus'la, argonaut'larla, o garip ve muhteşem diyarlara seyahat ediyordum ve bu, dünyanın büyüsü ve dünyaya aşık olmam, hep aklımda kaldı. ve o çok güçlüydü ve tüm bu zaman boyunca benimle birlikteydi.
herzog: peki nasıl oluyor da burada, dünyanın öbür ucunda birbirimizle karşılaşıyoruz?
pashov: bence birbirimizi bulmak için mantıklı bir yer çünkü burası haritanın kenarından atlamak isteyen insanlar için neredeyse doğal bir seçilim işlevi görüyor ve hepimiz burada haritanın tüm çizgilerinin birleştiği yerde buluşuyoruz. güney kutbu'nun güneyinde hiçbir nokta bulunmuyor. ve burada tam zamanlı seyahat eden ve yarı zamanlı çalışan nüfusun oldukça büyük bir kısmının bulunduğunu düşünüyorum. yani evet, buradaki insanlar profesyonel hayalperestler. her zaman rüya görürler ve bence büyük kozmik rüyalar onlar aracılığıyla meyve verir. çünkü evren bizim rüyalarımız aracılığıyla rüya görür. bence rüya görmek, gerçekliğin kendisini öne çıkarmasının birçok farklı yolundan biridir.
uykudan daha sessiz bir şey var
bu mahrem odanın içinde!
göğsünde ince bir dal taşıyor-
adını söylemiyor kimseye.
kimi dokunuyor ona, kimi öpüyor-
kimi ovalıyor hareketsiz elini-
sahip olduğu basit çekimi
aklım almıyor!
gündüzüm seninle gecem seninle
beyhude geçti bu ömrüm
bu ömrüm derdinle
..
sevgilim saçların zannetme solmaz
dünyada sevenler bahtiyar olmaz
...
bu blogtaki karakterlerin ve olayların gerçek kişiler ve kurumlarla ilgisi yoktur. tamamen kurmacadır.
bu hayatı bu şekilde kabul ediyorsun işte. bu hayat, kendini, kırıldığın ve yalnız hissettiğin o anda olanca kırmızılığıyla var ediyor ve o kırmızılık gelip gözlerine doluyor. orada yaşanıyor.
bunlar yaşanıyor.
özlemek, hayatın devamını sağlıyor. özlemek, iki insanı aynı zamanda var ediyor.
neden bana baktığını anladım. neden kendini burada bende sorduğunu anladım. neden kendini bulamadığını da anladım. anladım.
peşinden koştuğun hayatla senin aranda açılan mesafe çok fazla. inatla peşinden koşmanı ve yaratma isteğini anlıyorum, ama sanırım bu koşuşturma zaman alacak. buna üzülüyorum, gerçekten. günlük yaşantılarla hayata devam edeceksin, pek de keyifli olacak bu halbuki. bu arada tabi günlük yaşantıların başka birinin hayaline dahi sığmayacak şeyler, oluyor denk geliyor. hayat nerede olduğuna göre değişiyor. ama biliyorsun bunlar gelip geçiyor. insan yine kendi kendiyle kalıyor.
mesela pq geliyor karşına ve anlatıyor. ne güzel konuşuyor. ne kadar emin olan bitenden. böyle böyle oldu diyor. yaşandı bunlar diyor. ne kadar güzel diyorsun, tekrar bakıyorsun. orada öyle karşında duruyor. bir insan nasıl bu kadar güzel olabilir diyorsun. ne güzel şeyler, ne güzel anlar beliriyor o anlattıkça. başkaları var henüz sen yoksun ama harfler değişiyor, burnuna illegal kokular geliyor, kadehler yenileniyor. belki de bitmesin o hep anlatsın diye oluyor. insanlar değişiyor, masadan masaya sataşmalar ve ilgiler başlıyor. insanlar konuşuyor. harfler değişiyor, saat ilerliyor ama gerçek asla değişmiyor.
bir algı gözlemcisi olarak bunu sana söylemek senin için yapabileceğim en doğru şey sanırım; bu, istemekle ilgili değil, yaşamakla ilgili. olmakla ilgili. anlamak ve algılamakla ilgili. olmaya devam et.
tüm bu yazdıklarımı da zaten bir tek ben anlarım, ee ne de olsa algı böyle bir şey.
bir tren boşaldı sonra
meydanlara kuşlar indi
seni beklerken her şey sana benzedi
sonra bir ağaç indi
ağaç, sana benzedi
bir şarkı yanaştı iskeleye
kelimeler sana benzedi
sonra bir yağmur indi
sonra ebem kuşakları
sonra sen geldin, sen geldin
bütün sokaklara
öyle bir rüya öyle
öyle bir rüya öyle
..