Mart 07, 2024

arada olur öyle #156

rüyamda kendimi çocukluğumun geçtiği yerlerde gördüm, annemle birlikte eiketunet'de yürüyorduk, ona ne kadar sıkıntı çektiğimi, ne kadar zorlandığımı anlatmak istiyordum, ama beni dinlemedi, dinlemek istemedi, anlamak istemedi, sadece kendisiyle ilgili şeylerden söz edip durdu ve şöyle düşündüm: artık evden taşınmak zorundayım! hemen sonra da şöyle düşündüm: ama yapamam, daha beş yaşındayım.

arada olur öyle #155

...
sessizlik sensin geceleri.

fincana kahve koydum gel, bugün şeytana uydum gel.
ay doğdu dağın üstünden, dallarda beyaz çiçekler.

dağıldım gecenin karasına, artık kimse kıramaz beni.
o kül gibi deniz, o sessiz kız, kayıp bir sandala binip gitti.

ne sen söyledin derdini, ne ben sevdiğime inandım.
unut geçen eski günleri, bunca yıl sonra nasılsın?

anlardım aklımdan geçenleri, sustukça konuştuk sanki.
sevdaymış meğer içimizde, yıllardır uyuyan deli.

sessizlik sensin geceleri.
...

Mart 06, 2024

algı böyle bir şey evet #125

yastığına senin sarılıp kokunla uyumuşum. üstüm açılmış, ürperirken sabah olmuş. 'uyan' dedi bir ses, 'uyan, o burada'. uyandım; aradım, bulamadım. suçum neydi, neden böyle oldu?

koltuğuna senin kıvrılıp hayalinle uyumuşum. camlar açık kalmış üşürken sabah olmuş. 'uyan' dedi bir ses, 'uyan, o burada'. uyandım; aradım, bulamadım.

terapik dialoglar #80








-ne güzel çizmişsin öyle. iyi de niye ördek yazdın oraya?
-anlamazlar baba, kaz zannederler.

algı böyle bir şey evet #124

uyuyamıyordu. bütün düşlerini yanında, bir süpermarket poşetinde saklamıştı, ama poşet açılmış, bütün düşler kaçmıştı ve o artık uyuyamıyordu, çünkü rüyasında görebileceği tek bir düş kalmamıştı.

böyle diyordu. ayrıca iki gününü kaybettiğini söylüyordu: bir pazartesi ve bir salı, umutuzca onları arıyordu ama bu günleri hiçbir yerde bulamıyordu.

ölümü kolay olmadı. her seferinde daha az nefes alıyordu. sonunda, sondalara bağlı acı çekerken, yalnızca şunu kekeleyebildi:
"ne uzun bir yokuş."

ve öldü, ne düşlerini ne de onun olan ama ondan kaçan günlerini bulamadan.

başka çok az şeyi vardı. fernando rodriguez asla bir şeye sahip olmak istemedi. hiçbir şeyin sahibi oldu, çıplak bir adamdı; peşinde çocuklar, deliler ve kuşlarla çırılçıplak yürüdü.

terapik dialoglar #79

marco polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

"peki köprüyü taşıyan taş hangisi?" diye sorar kubilay han.

"köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi", der marco.

kubilay han sessiz kalır bir süre, düşünür. sonra ekler: "neden taşları anlatıp duruyorsun bana? beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer."

marco cevap verir: "taşlar yoksa kemer de yoktur."

algı böyle bir şey evet #123

herkesin yüzü ve işareti vardır, hepimizin var. köpeğin ve yılanın, martının, senin ve benim, biz yaşayanların, önceden yaşamış olanların ve bütün yürüyenlerin, sürünenlerin ya da uçanların...

hepimizin yüzü ve işareti vardır.

buna inanır mayalar. ve işaretin, görünmez olanın, görünenlerden çok daha fazla yüzün varlığına inanırlar.

seni işaretinden tanıyacaklar.

algı böyle bir şey evet #122

hiçbir yere çakılı değil. dağların, ağaçların kaderleri köklerindedir, ama deniz bizim gibi avare hayata mahkumdur.

deniz tutkunları: bizler, kıyı insanları, toprağın yanı sıra denizden de yaratıldık. farkında olmasak da çok iyi biliyoruz ki, sisli puslu havalarda şehrin sokaklarının kabarmış dalgaları arasında bardan bara yol alırken aslında o gece bizi bekleyen limana ya da deniz kazasına yolculuk ediyoruz.

kafamın aynı olduğu adamlar #84

yakından bakınca, kimse normal değildir.

terapik dialoglar #78

mevsimler geçip yolculukları sürdükçe, marco, tatar dilini, çeşitli ulusların kullandığı deyimleri, kavimlerin lehçelerini öğrendi. anlattıkları yüce han'ın isteyebileceğinden de kesin ve ayrıntılıydı artık ve han'ın hiçbir sorusu yoktu ki cevaplayamasın, hiçbir merakı yoktu ki gideremesin. ama gene de belli bir yerle ilgili bir bilgi, han'ın kafasında, marco'nun o yeri anlatırken kullandığı ilk jesti veya ilk nesneyi çağrıştırıyordu. yeni veri o amblemle bir anlam kazanıyor ve birlikte ambleme yeni bir anlam ekliyordu. belki de imparatorluk, zihnin hayallerle yarattığı bir burçlar kuşağı sadece, diye düşündü kubilay.

kubilay han, "tüm amblemleri tanıdığım gün," diye sordu marco'ya "imparatorluğuma sahip olabilecek miyim nihayet?"

cevap şöyleydi: "hiç heveslenme hünkarım: o gün sen kendin amblemler arasında amblem olacaksın."

yol çizgileri #56

"diğer elçiler beni kıtlıklar, yolsuzluk ve suikastlar konusunda uyarıyorlar, ya da yeni bulunan türkuvaz madenlerinden, samur postlarının ucuzluğundan, kakmalı şam hançeri satışlarıyla ilgili bize yapılan tekliflerden söz ediyorlar. ya sen?" diye sordu yüce han, polo'ya. "sen de uzak ülkelerden dönüyorsun ve bana bütün söyleyebileceğin, akşam, evinin eşiğinde oturmuş, serinleyen birisinin aklına gelebilecek düşünceler. peki ne anlamı var öyleyse bunca yolculuğun?"

"vakit akşam, sarayın merdivenlerinde oturmuşuz, tatlı bir rüzgar esiyor," dedi marco polo. "sözlerim, senin etrafında hangi ülkeyi kurarsa kursun, bu sarayın yerinde kazıklar üzerine kurulmuş bir köy de olsa, meltem sana çamur dolu bir nehir ağzının kokusunu da getirse, sen hep kendi durduğun yere benzer bir yerden göreceksin onu."

"biliyorum," dedi han, "benim bakışım, düşüncelere boğulmuş, dalgın birinin bakışı. peki ama ya seninki? sen takımadaları, tundraları, sıradağları aşıyorsun. buradan hiç ayrılmasan da olurdu aslında." venedikli, kubilay'ın kendisine kızdığı anların kendi kafasındaki bir düşüncenin mantık çizgisini daha iyi izleyebilmek istediği anlar olduğunu, kendisinin vereceği cevapların, yapacağı itirazların ise, han'ın kafasında çoktan oluşmuş özgür bir konuşmada tek tek yerlerini bulduğunu biliyordu. bunun anlamı şuydu: ikisi arasında sorunların ve çözümlerin söze dökülüp dökülmemesi ya da her birinin kendi kafasında bunların ve çözümlerin söze dökülüp dökülmemesi ya da her birinin kendi kafasında bunları sessizce evirip çevirmesi pek fark etmiyordu. nitekim her ikisi de sessiz duruyor, yarı kapalı gözlerle yastıklara gömülmüş, hamaklarda sallanarak uzun amber pipolarını tüttürüyorlardı.

marco polo, uzak kentlerin yabancı semtlerinde kendisini ne denli yitirirse, oraya varmak için geçtiği diğer kentleri o denli anladığını ve yolculuklarının duraklarından tekrar geçtiğini, demir aldığı limanı, gençliğinin geçtiği tanıdık mekanları, evinin civarını ve çocukken koşturduğu küçük venedik meydanını tanımayı öğrendiğini söylediğini hayal ediyordu (ya da kubilay han onun cevabını hayal ediyordu).

bu noktada kubilay, şöyle bir soruyla polo'nun sözünü kesiyordu ya da kestiğini hayal ediyordu, ya da marco sözünün kesildiğini hayal ediyordu: "hep başın arkaya dönük mü ilerlersin sen?" ya da "gördüğün şey hep geride kalan mıdır?" ya da daha doğrusu "yalnız geçmişe mi senin yolculuğun?"

bütün bunlar, aslında marco polo anlatabilsin ya da anlattığını hayal edebilsin ya da anlattığı hayal edilebilsin ya da nihayet kendi kendisine, aradığının hep önündeki bir şey olduğunu ve söz konusu geçmiş bile olsa, bunun, o yol aldıkça, adım adım değişen bir geçmiş olduğunu anlatmayı başarabilsin diyeydi, zira yolcunun geçmişi, tamamlanmamış bir güzergaha göre değişir: her geçen günün üzerine bir gün daha eklediği yakın geçmiş değil, çok daha uzak bir geçmiştir bu. her yeni kente geldiğinde yolcu, bir zamanlar kendisinin olduğunu artık bilmediği bir geçmişini bulur yeniden: artık olmadığın ya da sahip olmadığın şeyin yabancılığı, hiç senin olmamış yabancı yerlerin eşiğinde bekler.

bir kente girer marco; bir meydanda, birinin, geçmişte kendisinin olabilecek bir yaşamı ya da bir anı yaşadığını görür; çok zaman önce, bir yol sapağında, saptığı yola değil de onun tam karşısındakine sapsaydı ve uzun zaman dolaştıktan sonra dönüp o meydandaki o adamın yerinde durmuş olsaydı, orada, o meydanda o adam değil, kendisi olabilirdi şimdi. marco, bu gerçek ya da kuramsal geçmişinin dışındadır artık; duramaz; kendisini bir başka geçmişini, ya da bir olasılık, geçmişte onun olası bir geleceği olmuş ve şu anda bir başkasının şimdisi olan bir şeyin beklediği bir başka kente kadar devam etmelidir yoluna. yaşanmamış gelecekler, geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları.

"bütün bu yolculuklar geçmişinin yeniden yaşamak için mi?" diye sordu bu noktada han. şöyle de sorabilirdi aslında: "büyün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?"

şöyle cevap verdi marco: "başka yer, negatif bir aynadır. yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek."

Mart 05, 2024

arada olur öyle #154

soyunum bak canıma
hepsi de sevda yarası

kafamın aynı olduğu adamlar #83

insan bir ekin misali
seni eken biçer bir gün

arada olur öyle #153

ayna almış perçem düzer
benzer güllere güllere

kafamın aynı olduğu adamlar #82

ve bir genç dedi ki: bize arkadaşlıktan bahset.
ve o yanıtladı:
arkadaşın, karşılığını bulmuş gereksinimindir.
tarlandır sevgiyle ektiğin, minnetle biçtiğin.
ateşin ve sofrandır.
açlığınla gidersin ona, huzuru onda ararsın.
arkadaşın aklındakini söylediğinde, korkmazsın kendi aklındaki 'hayır'dan ve sakınmazsın 'evet'ini ondan.
sessizse arkadaşın, kalbin de susar duymak için onun kalbini.
sessiz bir sevinçle doğar düşünceler, arzular, beklentiler, paylaşılır kelimeler olmadan.
üzülmezsin ayrı düştüğünde,
uzakken anlarsın en sevdiğin yanını, ovadan zirveye bakan dağcı gibi.
ruhun yüceliği olmalı tek amaç.
sevgi değildir kendi sırrına vakıf olmak isteyen, ağdır salınmış, takılır faydasız olan.
en iyi halini ayır arkadaşına.
meddinizi biliyorsa, cezrinizi de bilmeli.
ne işe yarar arıyorsan zamanı öldürmek için?
ara, anı yaşamak için.
giderecektir ihtiyacını ama dolduramaz boşluğunu.
hazzı ve neşeyi paylaşın arkadaşlığın evinde.
küçük şeylerin şebneminde tazelenir kalbiniz, sabahını bulur.

algı böyle bir şey evet #121

dün akşam, tapınağın merdivenlerinde iki erkeğin arasında oturan bir kadın gördüm. bir yanağı solgun, diğeri parlıyordu.

benim aklım köşeli #115

etten ve kemikten olma fani bir insanın hayatında pek de sık rastlanmayan bir şey oldu dün. bir norveç tanrıçası beni yanına -yukarıya- tahtına çağırdı. tahtıma gel ers hadi, dedi. seni bekliyorum, dedi. benim de şehvete ihtiyacım var, benim de sevilmeye ihtiyacım var hadi n'olur gel, dedi. bunları hangi dilde söylediğini bilmiyorum zaten bunun pek önemi de yok aslında. parıldayan yeşil, parıldayan mavi ve parıldayan rengarenk kuzey ışıkları yüzünü aydınlatıyordu tanrıça bana bunları söylerken, bu sayede yüzünü görebildim norveç tanrıçasının. yalan olmasın, çok güzeldi. üzerindeki şehveti, ince ipek kumaştan elbisesini, gözlerinin başladığı ve bittiği yeri, teninin ışıktan soyut beyazlığını, yanaklarındaki allığı, saçlarının dağınıklığını ve tahtında çaresizce oturmuş olan bu tanrıçanın yalnızlığını apaçık gördüm. şehveti, yüzlerce metreden kendini aşağıya bırakan suyun bir yerden sonra parçalarına ayrılıp göze güzel görünen bir şelalenin baş döndürücü büyüklüğü gibiydi. oradaydı, kendini bırakıp yükseklerden düşmek istiyordu. fakat su bana ulaştığında artık su olmayacaktı. fakat şehvet bana ulaştığında artık şehvet olmayacaktı. olup biten bu tanrıça yalnızlığı ise oturduğu tahtın sadece tek kişilik olmasında gizliydi. o an bunları düşündüm.

norveç tanrıçasını aşağıya yanıma, yani gerçekliğe çağırdım. sen gel aşağıya tanrıçam ben buradayım, dedim. seni bekliyorum, dedim. benim de şehvete ihtiyacım var, benim de sevilmeye ihtiyacım var hadi n'olur gel, dedim. bunları hangi dilde söylediğimi bilmiyorum, zaten bunun pek önemi de yok aslında. nasılsa bir surete bürünüp inebilirdi yanıma. yanına şehvetini de alabilirdi, ipekli giysiler içinde gelebilirdi, gözlerinin başladığı ve bittiği yeri alabilirdi, teninin ışıktan soyut beyazlığını ve saçlarının dağınıklığını yanına alıp gelebilirdi. yanına ne isterse alabilirdi nasılsa. veya öylece de gelebilirdi. ben yukarıya nasıl çıkacaktım ki zaten, delirmiş olmalı? fakat bir norveç tanrıçası aşağıya yanıma kolaylıkla inebilirdi. istediği an bunu yapabilirdi. tahtından bakarken beni apaçık görebiliyor mu, parıldayan yeşil, parıldayan mavi ve parıldayan rengarenk kuzey ışıkları bana kadar ulaşıyor mu acaba? diye sordum kendi kendime o an. ne de olsa beni aydınlatan kuzey ışıklarım yoktu. ama sonra şunu düşündüm; benim de kendi içimde bir ışığım vardı. aşağıdaki karanlık içerisinde parıldıyordum. bir tanrıça bunu kolaylıkla görebilirdi. bir norveç tanrıçası çağırmasını bildiği gibi gelmesini de bilmeliydi. bir faniden istediği şeyi önce kendisi var etmeliydi. olan biten yalnızlığım ise yaşadığım hayatın tek kişilik olmasında gizliydi. o an bunları düşündüm. etten ve kemikten olma fani bir insandım.

terapik dialoglar #77

-...
-...


-konuşmak zorunda değiliz.
-biliyorum, böyle sadece susabiliriz.
-bakışmak zorunda da değiliz.
-hissediyorum zaten, istersek görebiliriz.
-dinlemek zorunda hiç değiliz.
-değiliz evet, dinlemeden de duyabiliriz.

Mart 04, 2024

kafamın aynı olduğu adamlar #81

...

beynimi kemiren bir şeyler var ki
nedensiz sorgusuz giriyor kafama
uykularım, umutlarım zehir oluyor bana
şimdi seni anlıyorum gecenin bu saatinde
umutlar tükenip bir gün, kalırsın çaresiz ve üzgün
tesadüf olamaz bugüne kadar geçen gün
yalnızın adı yok gecenin bu saatinde

...

Mart 03, 2024

kafamın aynı olduğu adamlar #80

işte bugün böyle titrek ellerle
belirsiz bir kayda koyuyorum prizmamı.
ağacın olgunluğunu tüketmeden
kasalanmış meyvenin garip tadıyla.
çağırışını fark edemiyorum bazen
yaşlı, garip kanatlanmış kulemden,
fakat bazı günler var ki cinselliğin uyanışını hissediyor
ve bir öpücük dilenmeye dişiye gidiyorum
ve böylece beni arkadaş diye çağırmayanın
ruhunu hiçbir zaman öpemeyeceğimi anlıyorum.

arada olur öyle #152

su durulmazsa, akarız biz de.

arada olur öyle #151

'bunca şeye rağmen nasıl hayal kuruyorsun, bunda ne buluyorsun?' diye soruyorlar. duyuyorum. 'tüm bu olup biten çirkinliklerin üzerini güzellikle örtüyorum, buna gücüm yetiyor' diyorum. biliyorum.

algı böyle bir şey evet #120

şirin'e sordum; sen kimsin ve-
bu kimin hayatı?

şirin ben gölgeyim dedi,
ışıkla var olurum sadece.
ama dün birini vurmuşlar,
avucunda adım yazılı.

şirin'e sordum; ben kimim ve-
bu kimin hayatı?

şirin sen ışıksın dedi,
hayatı var edersin sadece.
ama dün birini vurmuşsun,
avucunda adın yazılı.

terapik dialoglar #76

-merhaba, biz daha önceden tanışıyor muyduk sizinle?
-yok hayır, sanırım ilk defa tanışacağız.
-peki.

geleceğe not #34

ne düşünüyorum biliyor musun? nasıl olsa hatırlarsın ama sana birkaç ipucu bırakıyorum bugün. istese dünyayı parmağında çevirecek -ki çeviriyor da, her istediğinde- birinin gecesine konuk olmak bambaşka bir his. nefis. karşında oturdukça, orada seninle olacağı için üzerine büründüğü en güzel ruhuyla karşında oldukça, sadece sen ol ve anın tadını çıkar. bak, dinle, hisset ve var et. bunu yapabildiğini biliyorum zaten ama öğüt bunlar işte, dinle beni. belki de bu kadarı zaten yetiyordur bu hayatı kurmaya, unutma. düşünsene rüyasında seni görüyor bugün, seni düşünüp uyuyor. uykusuzluktan gözleri yanıyor ama direniyor uykuya, senin geç gelecek bir cevabını bekliyor. seni, o var ediyor. onu, sen var ediyorsun. bütün hücreleri rahat uyumak için senin geciken cevabını beklemek üzere yorgunluğa ve uykuya direniyor. bunu yapıyor da. gerçeklik burada başlıyor zaten, bunlar gerçek. bu his dünyaya bir şekilde gelmiş olan bizler için yaşanması ender şeyler belki de kim bilir? bunlar yaşanıyor, tam da şu an ben sana bunları yazarken yaşanıyor. bunlar gerçek. sana öğütlediğim bu cümlerleri de zaten bu gerçek hisler düşündürüyor. hep sorarız ya kendimize yıllardır 'neden buradayız?' diye, 'neden bu kadar yoğun ve gerçek oluyor bende hayat?' diye. işte bu yüzden buradayız, hayattayız. bak, dinle, hisset ve var et. başkası söylerse hemen inanma tabii bir düşün bunu ama bak ne diyeceğim; 'sen sadece kendin gibi ol, özgürsün' demek seni hayattan, kendinden ve ondan, gerçek hislerden, olandan ve olacak olandan uzaklaştırmıyor. ne olacaksa öyle olması gerektiği gibi olacak merak etme. istemekten asla vaz geçme. bir veda seni o andan alıp bambaşka bir yere koyuyor ve bu gerçeklik var olmaya her zaman devam ediyor. bu, hayatın gizli bir şifresi gibi. bunu unutma.

kafamın aynı olduğu adamlar #79

...

kimse yok;
gel, çalalım yaşamı.
bölelim sonra iki görüşme arasında.
gel, birlikte anlayalım bir şeyler taşın halinden.
gel, daha erken görelim her şeyi.

...

terapik dialoglar #75

-çok güzel bir salıncağın var, kesin keyiflidir
-evet evet, öyle

-çok güzel bir ağacın var, kesin bilgedir
-evet evet, öyle

-çok güzel bir yolun var, kesin uzundur
-evet evet, öyle

-çok güzel bir aklın var, kesin berraktır
-evet evet, öyle

-çok güzel bir kalbin var, kesin kırgındır
-evet evet, öyle

-çok güzel bir fikrin var, kesin özgürdür
-evet evet, öyle

-çok güzel bir sabrın var, kesin dargındır
-evet evet, öyle

-çok güzel bir anın var, kesin kalmıştır
-evet evet, öyle

-çok güzel bir kokun var
-e hadi durma öyle

arada olur öyle #150

saçlarım biraz daha uzun olsun istiyor, saçları biraz daha uzun olsun istiyorum; saçlarımız birbirine benziyor. saçlarımız hep kesilmişler ama saçlarımız güzel.

gözlerimiz dünyaya geldiğimiz ilk günden beri birbirine benziyor. gözlerimiz dünyaya geldiğimiz ilk günden beri birbirine benziyor ama bakışlarımız birbirlerine sonra benzediler. bakışlarımız hep beklemişler ama bakışlarımız güzel.

benzerliklerin altındaki saçların örttüğü bu gözlerden gelen bakışlar yanlarında bir şey daha getirdiler ve o gece anladık; hislerimiz birbirine benziyor. hislerimiz hep gizlenmişler ama hislerimiz güzel.

Mart 02, 2024

kafamın aynı olduğu adamlar #78

dinle; dünyanın en uzak kuşu ötüyor.
olgun bir gece; baştan başa ve açık.

sardunyalar
ve mevsimin en sesli dalı dinliyor ayı.

evin önündeki basamaklar,
elinde fener,
meltemin savurganlığına.

dinle; sesleniyor cadde uzaktan adımlarına.
senin gözün değil karanlığın ziyneti.
sars göz kapaklarını, geçir ayakkabıları ayağına, gel.
ve gel ay kadınının seni ikaz ettiği yere.
ve otursun zaman seninle bir kerpiç üstüne.
ve gecenin mırıltıları cezbetsin bedenini bir kıta şarkı gibi.
bir zahit var orada: diyecek sana:
en iyi şey, aşk hadisesinden sana bakışa ulaşmak.

her yerde bir kırmızı var. #56

o karşımda, ucu yere değmiş bir gökkuşağı gibi, ama gerçek, uzun, şık bir şekilde parıldıyor, özlemle gülümsüyordu. gözleri kızıl kahverengiydi, giysisi gök mavisi kadifeden ceketli, kırmızı bir ipektendi.

arada olur öyle #149

kafamı yerden kaldırmadan, kulağımda müzikle -neyse ki-, insanların arasında saatlerce yürüdüm. yürüdüm ve düşündüm; anladım. düşündükçe, kendimle birlikte neleri var ettim kim bilir?

kafamın aynı olduğu adamlar #77

...

bahçemiz gölgesindeydi bilgeliğin
duygularla bitkilerin düğümlendiği yerdi bahçemiz.
bahçemiz karşılaşma noktasıydı bakışın, kafesin ve aynanın.
bahçemiz bir yaydı belki saadetin yeşil çemberinden.
o gün tanrı'nın ham meyvesini çiğniyordum düşte.
felsefesiz su içiyordum.
koparıyordum dut, bilgisizce.
yarılınca bir nar, elim istek fıskiyesi oluyordu.
çağırınca bir çilov, yanıyordu göğsüm işitme zevkiyle.
bazen yalnızlık dayıyordu yüzünü cama.
geliyordu şevk, atıyordu kolunu his boynuna.

...

neler görmedim ki yeryüzünde:
bir çocuk gördüm; kokluyordu ayı.
kapısız bir kafes gördüm; kayboluyordu içinde aydınlık.
bir merdiven: çıkıyordu aşk oradan melekût damına.
bir kadın gördüm: nûr dövüyordu havanda.
öğleyin sofralarında ekmek vardı, yeşillik vardı, şebnemin hicrânı vardı.
sevginin sıcak kasesi vardı.

...

Mart 01, 2024

kafamın aynı olduğu adamlar #76

işte ben hep böyle garip mahzun,
bir şey beklermişçesine yaşıyorum.
bazan öyle günlerim oluyor ki, elâgözlüm,
ne oldu, nasıl bitti şaşıyorum.
bazı bilmem, gün nasıl başladığında,
kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan.
yaşıyorum, yaşıyorum da bitmiyor,
bir tutam sakız oluyor ağzımda zaman.

yaşamak ne kadar çekilmez gelse de arasıra,
bu görmek, bu sevmek, bu aziz sıcaklık tende.
bu bir nimet, bu bir nimet, bu elâgözlüm,
bu yaşamak bir şiir; harikulâde.

sen ki, saçından tırnağına kadar
bir hürriyete bedelsin,
bu ılık saçlar, bu gözler; fakat her şeyden önce
yaşadığın için güzelsin.

algı böyle bir şey evet #119

yardım için karanlık yönlerimize
sağlıklı saatler verilir
uyuşmazlarsa dünya ile
sessizce düşerler cennetin peşine

Şubat 29, 2024

algı böyle bir şey evet #118










sanırım beni birden uyandıran şey kokuydu.
orada (tıpkı hayvanat bahçesi gibi) pis kokusu vardı çaresizliğin,
ve korkulu bir umudun, ayrıca da kokmuş bir saplantının
ki bu da pis kokan ikisinin bir karışımıydı sanki.
benim hayalperest burnum biraz abarttı belki de;
ışıl ışıl aydınlık bir salonda açtım gözlerimi.
hatırlıyor musun beni götürüp gösterdiğin
glasgow borasası'nı? oraya benziyordu.
çevremde yivli sütunlar vardı, krem rengi ve altın sarısı,
bunların üzerinde kemerli bir tavan, mavi ve beyaz,
oradan sarkan parlak kristal avizeler
aşağıdaki her şeyi pırıl pırıl aydınlatıyordu;
şık insanların rulet oynadığı altın masayı.
duvarların dibinde divanlar vardı, kırmızı peluş,
orada daha şık insanlar oturuyordu, ve biri de bendim.
ve weddernburn yanımda dikiliyordu,
ve hemen yakınımızdaki masaya dikmişti gözlerini,
ve "görüyorum. görüyorum. görüyorum" diye mırıldanıyordu.
uykusunda konuşuyor sandım gözleri açık halde,
benim yaptığım gibi. dedim ki,
(yumuşak ama kararlı bir şekilde) "otelimize gidelim,
sevgili duncan. seni yatağa yatıracağım."
dik dik baktı bana, sonra başını yavaş yavaş salladı.
"henüz değil. henüz değil. yapacağım bir şey var.
biliyorum içinden hor görüyorsun benim beynimi-
kamışımın bir uzantısından ibaret
ve taşaklarım kadar işe yaramaz sanıyorsun ou.
söyleyeyim sana, bella, şimdi bu beyin
güçlü bir olay yakaladı diğer herifler şans diyor buna
çünkü yakalayamıyor onlar bunu. şimdi görüyorum ki
tanrı, kader, alınyazısı, tıpkı talih ve
şans gibi
ciddi bir isim yazan etiketlerin altında
cehaleti yücelten lakırdılar.
kalk kadın ve benimle birlikte oyuna katıl!"
masadakiler başlarını çevirip uzun uzun baktılar
biz yaklaşırken.

aynı dertten muzdarip #71

sol tarafımdaki ağrı, hoş geldin.

benim aklım köşeli #114

hayatı ıskaladığım bir anda içimde bir his beliriyor. bu his birdenbire belirmekle de kalmıyor aslında, o kadar anlık bir parıltı değil, peşinden koştuğum his bu. anlıyorum. bu his bir anda belirmiyor, daha çok günüme doğuyor. apansızca bana, bu hayata geliyor. gözlerini dünyaya açıp ilk defa ağlıyor. çığlık çığlığa ama sessiz sedasız ağlıyor, muhtemelen korkuyor. bir sarılıp kokluyorum, sarıp sarmalıyorum, göbek bağını kesiyorum, canımız acıyor. yaralarımızı sarıyorum ve ona sakin huzurlu bir yatak veriyorum. acımız diniyor. yanına uzanıyorum. artık ağlamıyor, belki de hayata geldiği bu dünyayı artık hissediyor. alışıyor. o uyuyor, ben uyumuyorum.

Şubat 28, 2024

kafamın aynı olduğu adamlar #76

zincir boynum sıktı hayli zamandır, açılın kapılar şaha gidelim!

aynı dertten muzdarip #70

fakat iyi direndik.

yol çizgileri #55

yolda çizgiler var.
yolda güneşle birlikte rüzgar da var.
rüzgar esiyor, rüzgar çizgili.
güneş ısıtıyor, sıcaklığı çizgili.
güneş gölge getiriyor, gölge de çizgili.
yolda arabalar var, arabalar da çizgili.
yolda yürüyen insanlar var, aslında yolda çizgiden çok insan var.
ama insanlar da çizgili.