Kasım 28, 2010

corner ~183~




bişey anlatıcam sana.

nerden baksan bi yirmi yirmibeş metrekare bi dükkan düşün. bi o kadar da arkası desek, eder elli fakat tek başına olunduğundan pek arka tarafta vakit geçirilemiyor, yani tüm olay çoğunlukla on metrekare en fazla da otuz kırk metrekarade oluyor. sahne gibi düşün. ama ben buna yaşam diyorum çünkü o babam. nam-ı diğer alibaba. mesleği icra etmek zor olunca bir çok öge var tabii anlatılabilecek o anlarla, o durumlarla alakalı. neticede çeyrek yüzyıllık bir hayat harcanmış bu uğurda. ya da hayat çeyrek yüzyılını harcamış babamın. hesabı herkes kendince yapabilir. ali baba naiftir çünkü. o ve dükkan için şöyle köşe bi yerde olması zannımca bir çok şeyi değiştirebilirdi. bu durum için çok da uzakta değiliz ama şartlar değişik. şu an ki yerinin bir yanı giyim mağazası mesela, ve köşede, sonra biz sonra bizim diğer yanımızda da bi banka var. neyse. yıllardır bana sorulan bir soru da var, baba mesleği? ve hep serbest cevabı mevcut benim doldurmam gereken kısımlarda. köşe'nin anlam bulduğu bir mesleği yapıyor benim babam diye de yazamıyorum tabi hiç bi yere. hem serbest değil ki babam, tam tersi oraya bağlı. ama seviyor. daha doğrusu yaptığı işe saygı duyuyor, küçümsemiyor mesela asla; prensiplerini, sanki meslek bilincini diri tutmayı kendisiymiş gibi sahiplendiğinden dolayı fena düzeyde yaşatan birisi. dahası yalnız bir insan. herkesin olduğundan biraz daha fazla ama bu. fakat neticede herkes yalnızdır.
yalnız şu da var, son gittiğimde köşe içinde köşelik bi durum oldu ve bu beni düşündürmekte epey. hani telefonun yanında kağıtlar olur, üzerini karalarsın falan, dükkanda o işi gören kağıdın köşesinde benim telefonum yazıyodu, alibaba not almış. kolayca bulabilsin diye köşeye oturtmuş beni. e ne de olsa oğluyum di mi. yalnızım da. benziyoruz baba.

yalnız bu anlattıklarım yalnızlıkla alakalı değil. büyüyorum giderek ve yeni durumlarda buluyorum kendimi. çoğu zorluyo da. tahmin ettiğimden apayrı bir yerde olduğumdan gelecek tahmini de yapmıyorum artık. köşelik bi durum. bunlar hep oluyo ama görülmeyecek gibi de olmuyo ki bazen görünce anlıyo insan zınk diye. anlıyosun. düşünüyosun. işte bunlar zamanın geçtiğine şahitlik ediyolar. beni delirtiyorlar. susmuyolar hiç. neyse..sen bişey diyodun?

yirmisekiz aralık 1936




"Düşünmekten başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı bir hapishane hücresinden bile gerçek olanı görebilir insan. Buradaki arkadaşları sadece toplumun posalarıdır. Yapacağı iş de bir duvara bakmak,bir ses duymak, havayı solumak olacaktır. Herhangi bir inan (her insan kendisini böyle bir yerde bulabileceğine ve başka biri de olsa burada her zaman bir insan olacağına göre), hayatın temeline inip onu gerçek bir içtenlikle inceleyebilir. Yaşamak bu sonsuz gerçekliğe sadece çeşitli süsler eklemekten başka bir şey değildir.

Böylece yaptığı her şeyin vakit geçirmeye yarayan bir eğlence olduğunu anlar insan. Bu yüzden, içerdeki adam, eğer çıkarsa, dünyadan elini eteğini çekerek yaşamaya, en hoşuna giden oyalayıcı bir uğraşla bundan en çok tat alabileceği bir biçimde vakit geçirmeye karar verir, bütün mahpusların verdikleri karardır bu.

Bundan şu anlaşılıyor: gerçeklik insanın şu ya da bu şekilde içinde bir bitki gibi yaşadığı ve yaşayacağı bir zindandır. Bunun dışındaki her şey - düşünce, eylem - sadece düşünsel ya da fiziksel bir oyalanmadır.Öyleyse önemli olan, bu gerçeklikle yüz yüze gelebilmektir. Bundan ötesi önemsizdir. Bir zamanlar olduğun gibi yalnızsan, yüksek sesle düşünerek oyalanmanın keyfini bile süremezsin, sadece bir ağaç gibi yaşamanın dışında bir şey yapamazsın. (Bir daha söylüyorum) dram burada işte: yüksek sesle düşünmekten kaçın; hayata bir oyalanma gözüyle bakmaktan vazgeç, bunun ötesindeki her şeyin acısını çek sessizce; ve gerçekliğe karşı öfkelenerek yücel. Herkesten kopup ayrılmak her insanın elinde olan bir şeydir."

C.Pavese

hmm

terapik dialoglar #2

-abi dur daha gece uzun:) belli mi olur şansın var haala
-dooru diyosun..

saatler sonra.....

-abi dur daha gece uzun :) :/
-lan?!

Kasım 27, 2010

arada olur öyle #1




hafif sisli bir hava var. rüzgar da kendini hissettiriyor baya baya, aylardan kasım tabii soğuk. ama nasıl güzel bir histir bu; her tarafın istanbul dolu. vapurdayım, kabataş'tan üsküdar'a gidiyorum, yüklüyüm, yorgunum. kendikendime erol taş'ın ses tonuyla sordum; biraz efendilik edelim mi, gerçi kaftanımız yok sultan değiliz ama olsun istanbul her şehrin anasıdır, duyar bizi de, diye. geçtim teknenin üst katında gidilebilecek en uç yerine. istanbul benim.. sağ tarafımda kız kulesi, daha gerimde topkapı, gülhane ve galata civarları, hemen solumda da boğaziçi köprüsü ve beşiktaş, ortaköy camii civarları. karşım üsküdar, ve sis var. böyle bir his, tarifsiz beliriyor içinde. çok zor tarifi. hele bir de istanbul'u özlemişseniz, o her mevsim güzel gelir kişiye. arada oluyor öyle.

Kasım 26, 2010

terapik dialoglar #1

-bana ders aldığın herhangi bir sınıfı söyle, sana kim olduğunu söyliyeyim?
-peki...hmm...çılgınlar. çok tehlikeliler öncelikle. neden? çünkü hırsları uğruna kendini bu kadar görmezden gelebilen biri dünyada her şeyi yapabilir. biri eline bir ip almış oradan oraya süzülürken, bunlar da peşinde dönen kediler, sisteme sadakat o biçim yani. gruplaşma ise eşey bölünmeden bile daha hızlı anlayacağın. bir araya toparlanan yağ damlacıkları gibi üste çıkmak da var, kendini üstte sanmanın verdiği o gülünesi gururu göstermek ise marifet derecesinde. daha fazla anlatamayacağım.. ben izlemeyi yeğliyorum.
-direk kaçış hacı.
-aynen.

:/

gece gece.

._.



Kasım 24, 2010

saate aldırmayan adam

neyin kafasındasın jimi? çık o tripten, saat geç oldu. git uyu.

yirmidört kasım

öğretmenler günü. ne güzel.
başka bir meslek için özel bir gün olmayışı öğretmenler gününün diğer günlerden daha zengin, burnu onlardan havada,ya da mafya olduğunu veya kayrıldığını göstermiyor. hani özel bi gün olma şansını bulması da zaten güzelliğinden ve özelliğinden geliyor, lekelemiyor, yakışıyor. ne güzel.

Kasım 21, 2010

hava kararmadan önceki anlar.




yurttan fena halde sıkılmışım. kafamı arka camdan bir dakikalığına çıkardığımda bunu anladım. daha doğrusu hatırladım. arkada iki tekeri ve büyükcene sepeti olan bir bisiklet düşünün, hı işte onu bi teyze sürüyodu, derken arkasında bir sarı kedi belirdi, kuyruğu dik ve koşan bir kedi. onun arkasından da bizim herzamanki kahverengi köpek. ama teyzenin ondan haberi yok, bense bütün bu tabloyu karşıdan izleyen kişiyim. bir de şu var; içeriye sığmayıp dışarı baktığında görebileceğin tüm görüntüde sadece eğitim temalarını görmek. onca yıl nasıl dayandım bilmiyorum yurda,aslında beni bana sıkıştıran bu neden varken.ev iyidir.

Kasım 09, 2010

koku

geçen gün kütüphanedeyim, okulun kütüphanesi, iş icabı. ablam aradı konuşuyoruz, bir ileri bir geri yürü, o günden, sağdan soldan muhabbet derken bi anda sustum. ablam anlamadı tabi, noldu dedi, bişey yok dedim. halbuki vardı. o dakikadan sonra ne konuştum telefonda hatırlamıyorum. gördüğüm görüntü beni yıllar öncesine götürüp zınk diye yine o yaşadığım ana getiren birşey, iki saniyede. yutkundum. envanter dolabıyla camın arasında bir serçe, ölmüş, bayadır da ordaymış, tüylerden vs anlaşılıyodu, yani içimde öyle bi his oluştu. nasıl girdi, ne yaptı bilmiyorum ama çıkmak için çaba harcamış, belli. yutkundum. ne yapmalı? orta bahçenin anahtarını aldım dolaptan, bi tane de tornavida bulabildim en uygun toprağı kazabilmek için, küçük bi çukur kazdım, geri gelip dolabı kenara çekip aldım kuşu bi kağıdın üstüne. o an bi koku. yutkundum. gözlerine baktım kuşun, yoklar. yine gittim geldim yedi yıl önceye. tuttum kendimi. ölüm bi yerden, kokusu diğer taraftan sarıldı beynime, tuttum kendimi. bahçeye götürüp usulca koydum el yordamı mezarına. gecikmiş bi eylemdi benimkisi belki ama yapacak bişey yok. dua da bilmem, çalışan diğer arkadaşa dedim, bi dua oku, ne okuyim dedi, ne olacak, fatiha. anlamadı beni, nasıl yani dedi. nasılı varmı işte napıcaksın oku dedim, şaka yapıyorum zannetti gülmeye başladı, gülme dedim, oku hadi. baktım hala gülüyor, içinden oku dedim,okudu, ben sustum.kapattım üstünü. kusura bakma dedim, elimden bu kadar geldi, duyduğunu düşünerek.

peki neden beni alıp geri getirdi ki o ilk gördüğüm an. nedeni belli, ölüm denince her defasında olduğu gibi yine aynı yere, aynı zamana döndüm.

lisedeyim. kızıl saçlı bi kız var benden üst dönemden. hafif dalgalı saçları, uzun omuzlardan aşağı doğru. nasıl güzel.adı gibi, serap. bir ay sonra bitecek okulu. aşığım. yani aşk öyle bişey olsa gerek. heyecanlanıyorum onu görünce. duramıyorum. değişik bir his, ilk defa öyleyim. bana bakışı, gülüşü hala aklımda. defterinden ufak bi kağıt koparıp numarasını yazmıştı koridorun açık sarı pis duvarında. hala duruyo o ufak kağıt, kırmızı pilot kalemle yazılı onbir tane rakam. o zaman o kadar çok şey ifade ediyodu ki o rakamlar,bilirsiniz, şimdi ise acı. neyse, zamanı geldi bitti okul. bitmesin istiyorum, hergün geleyim okula, sorayım geldi mi diye, ya da sabahları sıradayken parmak uçlarımın üstüne kalkıp görmeye çalışayım onu üst sınıfların sırasından.. bitti okul tabiki, yaz oldu. ben çalışıyorum annemin çalıştığı işyerinde, önümde bi pota, içinde kalaydı sanırım, bi metal. kablo ucu lehimliyorum günde bilmem kaç bin tane. arada mesajı geliyo, uçuyorum sevinçten, elim ayağıma karışıyo, yaşar ustanın, demir abinin, deli şenolun hiç bişeyden haberi yok. o da sevinçli, yurt dışından ablası ve hiç görmediği iki yeğeni gelicekler bir hafta içinde. ben ondan mutluyum ama, haberi yok. keşke olsaydı. aynı hafta içinde yeğenleriyle oynadığı oyunlar, ablasıyla hasret gidermeler bi kaç şey daha var bilebildiğim, bi de çok samimi olduğu bi kız arkadaşı vardı aynı sınıftan, melda, şilede yazlıkları olan kız. melda da mutlu çünki serap ve bir kaç arkadaşı daha yazlığa gidicekler kafa dağıtmaya, eğlenmeye. serapın babasını ikna etmişler falan. gayet güzel sevinçliler, içlerinden bi tek serap biliyo ama beni, sanayi sitesini, sürekli açık yangın merdiveninin dibindeki bilmemkaçyüz derecelik lehim potasını, sabah sekiz akşam altı iş ve her öğlen at yarışı oynamaya giden mustafa abileri, para biriktirebilmek için evinden kilometrelerce yürüyerek işe gelen şenol-birol kardeşleri. belki de onu sevdiğimi. ertesi hafta yaşar usta da diğerleri gibi farkedemedi yüzümdeki gerginliği, hatta annem bile. ama kaç gün olmuştu seraptan ses yok, telefonu kapalı hep. yoksa. yok canım başka bişey vardır, telefonunu kapamış yıllar sonra ilk kez gördüğü ablasıyla yeğenleriyle zaman geçiriyodur. di mi. keşke. bi arkadaş aradı sonra beni, serap boğulmuş abi şile'de dedi. kapadı. yutkundum. kablolar elimden düştü. deli şenol bana baktı, bi gözü bazen takılır ayrı bi yöne bakardı diğerinden, kafasını eğip devam etti sonra kablo lehimlemeye. içimdeki şey önümde duran bilmemkaç derecelik lehim potasından daha sıcak, kaynardan öte, yangın merdiveni artık sıcaklamalarıma çare olamayacak kadar aciz , gereksiz, yaşar usta telaşlı iş yetişmiyecek diye, patron murat abi gergin, yerler pis. içim kırgın. gidemedim cenazesine..dayanamazdım.. hala daha kızgınım ama kime neye bilmiyorum. sanırım hayata çünkü zamansız ve pis bi şekilde aldı ilk sevgimi, kırdı..
birisi aşk dediğinde ve ölümü kokladığımda ilk serap gelir aklıma o yüzden, son gününde gelemedim ama kusura bakma elimden bu kadarı geldi derim, duyduğunu düşünerek.

Kasım 07, 2010

ayrılık

bir günü daha bitiriyorum. geriye kalan üç adet boş cam şişe, binlerce düşünce ve yalnızlık.

gördüklerim.

hangi boş duvara veyahut yalnız ağaca baksam kendimi görüyorum. duruyorum. bişeyler sorayım bari içi rahatlasın diyerekten mevzuya ufaktan gireyim istiyorum ama kendi kendimin yüzüne bakmıyorum, o yüzden sormaya cesaret edemiyorum. ikisini de ben mi yapıyorum, ben ikisi de değil miyim, biri bensem diğeri kim diyorum, ve susuyorum. napim.

anladım evet...

otostop öğrencinin kaderidir. tabii ki bulunduğu yer ve ortama göre değişir yani her gün otostop çeken de vardır, hayatında hiç otostop çekmemiş de. ama öyledir.
geçen eve dönüyorum, otostop. durdu. neyse. hiç hoşlanmadığım bir insan tipi, yani konuşurken benim söylediklerime anlıyorum, hıhı diyen insanlara karşı inanılmaz bi antipati oluşuyo o an bende. böyle kapıyı bi anda açıp atlayayım istiyorum o arabadan. ulan evet de, tabii yahu öyle de bişey de, ama o ses tonuyla anlıyorum deme. ya da diyeceksen o poz haliyle, o egoyla deme, sade, kendin gibi de arkadaş. bindiğine de pişman etme adamı, onbeş dakikalık yolu zehir etme bana. sevmiyorum çünkü bindikten sonra ağzını açmayıp inerken ben ineyim burda demeyi. konuşalım, zaman da yol da geçsin. di mi ama. anlıyosun di mi?
ben burda ineyim.

Kasım 04, 2010

hocam oldu mu şimdi..


temizlik yaptım bugün biraz, birazdan kastım aslında bayaa bildiğin baştan sona temizledim evi,neyse, en son lavabo aynasına geldi sıra, gazete kağıdıyla sildin miydi cam ayna ışıl ışıl hepimiz biliyoruz bunu, her zamanki gibi sehpanın alt gözündeki (iki gözlü sepha mı olur demeyin, hatta buna göz demek ne kadar doğru bilemedim şimdi ama bizimkinin alt tarafında bi sehpa daha var diyelim, bulamadım doğru kelimeyi) gazetelere gitti elim, o da ne, tam sayfa bi reklam, "anneler, anneanneler, dedeler..." diye başlıyo, neymiş, çocuğumuzun yeteneğini keşfedicekmişiz bu kitapla (emeğe saygım var şimdi o konu ayrı, bişe demiyorum) ama hani babalar? bir erkek olarak alındım doğrusu, yani yarın öbür gün baba olsam kendi öz çocuğumun yeteneğini keşfedemeyecek miyim? soruyorum burdan..
hocaya kızdım gibi oldu şimdi biliyorum ama kızacak kimseyi bulamayışımdan bu, yani reklamı hazırlayanı bilsem eyvallah da, muhattap alınacak bi kendisi var napim. tabi bu eksiklik bir çok soru da getiriyo insanın aklına; acaba babalarına kızgınlar mı ki sayın hocam ve reklamı hazırlayanlar, ondan mı "babalar" kelimesini koymadılar, ya da oraya şimdi koskoca "babalar" sözcüğü koyacaz ama cıkk olmadı kesin bi kaç hınzır başka yere çeker bu lafı, eğlenirler bizimle mi dediler de son anda çıkardılar o kelimeyi, ya da ne bileyim sığmayacak gibi de değil ki, tam sayfa reklam, yer kazanalım desinler, maddi olsa sıkıntı,bi kelime kaç para olabilir ki, hocam bir kelime çıkacak hangisi olsun? babaları çıkaralım en iyisi mi dediler artık bilemiyorum. neyse, alındım he. canım sıkıldı.

Kasım 01, 2010

dil sürçmesi

geçen zeki müren takıldı dilime, dilim sürçtü fena enteresan bi cümle çıktı ortaya; üşüdüm sırtımı öpsene anne!

sitem ; bel

yıllardır bel ağrımdan şikayetçiyim evet. geçtiğim cumartesi de yine belim yüzümden az kalsın nezareti görüyoduk, ucuz yırttık. bi hareketime bakardı halbuki. konakta yürüyorum, biri omzuma dokundu, kulakluk falan var pek bakmıyorum zaten sağıma soluma, yolumdayım. döndüm baktım, yavaştan açılan bi cüzdan ve değişik bi kimlik, polis. sivil tabi. belindeki ne dedi? valla ağrıyo yine bu aralar dicektim ama hiiç, ne ki? demekle yetindim. kenara çekildik usulca, yokladı falan. bişe yok tabi, iyi günler size de iyi günler, dağıldık. allam. en sevmediğim şeydir bu yoklamalar. yıllar önce bi firmada çalışıyorum, mağaza mağaza gezer sipariş alırdım falan, bigün tam çıkıcam bi mağazadan diğerine yetişmem gerek, pat diye mağaza müdürü çevirdi, üstünü ariycam dedi, e araa dedim ne diyim ki şimdi. ööyle mağazanın ortasnda baktı falan. hoş değil bunlar. neticede benim de bi haysiyetim var di mi?! milyontane yer var mağazada müsterilerin bilmediği, çağır ya da odana, geleyim ne diyosan de. umrumda değil aslında toplum içinde pek de etkilemez beni yani kızarıp bozarmam, ama hoşlanmıyorum işte arkadaş. yapmayın, nolur.

sitem ; cell

enteresan bi başlık oldu tabi. uyumadım hiç, nedeni de birkaç saat sonra yapacağım stem cells sunumu ve raporu. türkçe enteresan bi dil işte. nereye çekersen. hoş oldu ama, ya da farketmiyo zaten saat sabahın altısı. di mi ?

Ekim 20, 2010

sitem ; .........

beyin ölümü ne garip bir sözcük dizisidir ya. bir tamlama bu kadar mı hissiz olur. bu kadar mı ölüm kokar fakat ölüm olmaz. tüylerim diken diken.

ey ahali.duyduk duymadık demeyin.

bazen gölgenin ardındaki nedir diyorum kendi kendime. sorduğum sık sorulardan biridir bu bu aralar.aslında kendimi bulabilmem gerek daha doğrusu çok da zorlanmadan ulaşmam gerek köşe taşlarına, fakat yine benden olan, içlerimden birşey buna engel oluyomuş gibi geliyor. bunun peşi sıra da zaten onu bulduğum zaman tüm geride kalanları bulmuş olacaksın diyor üçüncü ses. işte böyle bir sahne oynuyorum tam da şu an. ee canlı yayında olduğumuza göre yanlışlarımızı kesip montajlayamıyoruz da, affedin yanlışlar için. ama kaçan herşey ve tüm kırgınlıklar için üzüldüğümü de bilin.
dedi kral. hangi kral mı? çıplak kral tabii ki.

çok yağmur yağdı burada dün.

yağmur yağıyor herkese günahları kadar
niye bana daha fazla yağıyor her akşam yağmurlar
hamurdan çamurdan küçücük insanlar
kesin artık ağlamayı
ıslandım yeteri kadar ..

Eylül 30, 2010

sitem ; sana..

yüzün hep iyi kalsın bende nolur öyle bakma olur mu?

sitem ; samanyolu

bazen sadece boşluğu düşünüyorum. ne bileyim şu atmosferi geçsem de yerçekimsiz ortamda asılı kalsam, ne yöne gideceğime gezegenler karar verse ben değil, uf olaya bak. ya artık aslına bakarsanız şuan yaşadığımız hayata daha uygun şeyler düşüneyim isteyeyeyim istiyorum, evet ben de istiyorum ama olmuyo. bak mesela iki insan hayatlarını ayırsa da birbirlerini ne kadar ayırabilirler ki? ya da ne gerek var temelli o insanı silmeye, görmemeye. anlamıyorum. ne zaman öyle insanlar olucak onu da biliyorum. bilmek de istemiyorum aslına bakarsanız, hiç bişey istemiyorum. şu an şu şekilde yaşlanayım en azından kemiklerim ağrıyo şööyle sırtımdan aşşağa doğru bi ağrı iniyo deyip herşeyden sıyrılayım istiyorum. ya susun ya da konuşun. boşluk derken nerelere geldik. aslında neden dünyada doğdum ki, başka bi gezegende de oranın yeryüzüne gelebilirdim. ne değişik olurde bee. kimse yok bugüne dair. düşüneyim az. yine gel. hoşçakal, boşta değil.

sitem ; kendime..

hiç bir şey konuşmak istemiyorum. anlatmak da istemiyorum. konuşmayacağım işte. artık üzerime gelmeyin. n'olur.

sitem ; anlamayana

efendim içimi dökeyim dedim verdiği cevaba bakın hele densizin;
soru şu: gerçekten mutlu musunuz?

"Daha iyi olabilirdi. Genel olarak olmasını istediğiniz gibi bir hayatınız var ve idare ettiğini düşünüyorsunuz. Ancak ara sıra “daha iyi olabilirdi” demekten de kendinizi alamıyorsunuz. Belki size daha fazla destek olabilecek arkadaşlara ihtiyacınız var ya da kendinizi daha iyi ifade edebileceğiniz bir işe. Hayatınızda birşeyler eksik ve onu bulduğunuz an gerçek mutluluğu da bulmuş olacaksınız."

ne bu şimdi gece gece. ben bilmiyo muyum eksik birşeylerin olduğunu ve onları bulmam gerektiğini. hem üstüme gelmeye ne hakkın var ki. bu yüzden de sevmiyorum işte sanallığı, kırıcı oluyolar. neyse. biraz müzik sakinleştirir beni. şimdilik hoşçakalın.

sitem ; kadere

bir arcade oyununda birinci oldum hala şaşkınım. nasıl oldu diye sormayın lütfen, deneyin.

sitem ; anlayana




böyle uzansam, kafam güzel, gökyüzüne bakıp hayal kurarken her kıvrımdan geçtiğimde birinizi hatırlasam, gülsem, el sallasam ne bilim yada kuvvetle muhtemel olacağı gibi sussam, sadece zihnimden konuşsam ve davransam, hoş olur. hayal kuruyorum. o halde.

Eylül 29, 2010

Eylül 28, 2010

sitem ; dil






efendim dil deyince rolling stones'un meşhur dili aklına gelenler için hemen söyleyeyim birazdan aşağıda okuyacaklarınız ilk anlamıyla akla gelen sitemdir. rolling stones ile alakası yoktur, dilerseniz bu satırdan sonra okumayabilirsiniz ve lütfen yirmidört saat içinde beyninizden siliniz.

dil bizim kanayan yaramız. halbuki bizi birleştiren olması gerekirdi, ayıran değil. ya da tam istenilen gibi oldu ve böldü. babilin dil kulesi, inkalardan evvel güney amerikada bir mağaradaki yedi tünel ve yedi farklı dil konuşan ejderhalar ya da her neyse, senaryolar iyiydi, seti de nazar değmesin çok iyi oynuyoruz. bir gün gelip de yahu ben neden böyle yaşadım ki, bu benim tek yaşam hakkımdı onda da nefretten başka bir şey yok! diyecekmisiniz merak ediyorum. deyin. dolmuşta arapça konuşan ama kürtçe konuştuğu sanılan muğlalı çocuk bıçaklanır, ahmet kaya dinliyor diye bir diğeri yargılanır. zorla kapattırılır kendince haklı sebeplerle. neymiş o bu ülkeyi seviyomuş, 19undaymış, bu ülke onunmuş, ee iyi de kardeş onların suçu ne? yavuz selim bitiremedi de sen mi şimdi temizliyicen topraklarını. hem kimden, neyden? dahası niye? dünya da bilmem kaçyüz dil var, onlardan birkaçını konuşuyoruz işte şu çevrelenmiş topraklarda. hem ingilizce eğitimi olan bir okulda 19luk üniversite genci olarak kürtçeyi nası yadırgarsın anlamış da değilim. ya da annesi arapçadan başka dil bilmediğinden onunla konuşurken arapça konuşmak zorunda olan muğlalı ne yaptı sana? hiç düşündün mü? sen sen ol büyü boşver bunları. ben sadece o an diyemediklerimi dedim varsay. konuşasım yok bayadır.

Eylül 21, 2010

sabah sabah




- bi baksana kardeş, buradan şu boylarda bi zaman geçti mi?
gördün mü?
-valla şimdi aşşağıya doğru hızla biri geçti buradan ama bilmem ki anlamadım neyin geçtiğini. belki o'dur?
-belki



koca yazı çatır çatır yedin ve ufaktan ufaktan dönüp hissettirmedin ya,ne diyim ki şimdi ben sana. kızsam mı, doğasıdır deyip geçsem mi bilemedim.

şunu anladım ki kalabalık bana göre değil arkadaş. son zamanlarda garipsediğim tek şey ben ve insanlar arasındaki hafif gergin ipin nasıl bu hale geldiğiydi. geriliyorum sanki insanlar etrafımda dalga dalga dalgalandıkça! ama çok da önemsemedim hani. düşündüm geçti. uğraşamam hiç.

iskele cephesinde işler yolunda ;|

soğuklar hafiften kendini hissettiriyo geceleri. aman dikkat edin hasta olmayın sizde. zaten hapşırsak kapıyoruz birbirimizden virüsleri. bi bekle di mi. bi dur, ne bilim tokalaş, sarıl, lokmasını ye, öp, daha bissürü şey. ama daha olamadan aslında olan olmuş oluyo.dikkat.

satürnü gördüm bu gece. ay'a göre ufak kalıyodu tabi ama yarı güneş kadarmış. küçümseyesim geldi ama hemen vazgeçtim.

satürn demişken burçları dört dörtlük bilen birinin çizerek ve yazarak bana anlatmasını istiyorum. ama hani geceleri promosyon kanallarında nostradamusinsan lar olur ya, o tarz değil, daha insancıl olarak olsun bu mümkünse. olmaz mı?


ben bi hava alıp geleyim. güneş doğdu tam izlenmeliktir şimdi.
görüşelim mutlaka.
dinliyoruz.
günaydın

Eylül 13, 2010

wing of a roller.

bu benim kanadım olabilirdi.

artık yeni bir yer belirlemek gerek. yine havalandık insanların topraklarından kendi gökyüzümüze. bakalım bir daha ne zaman yere değecek ayaklarımız. ne zaman hissedeceğiz toprağı.

birini sevince sanki toprağa kök salıyor insan nefsi. onunla yaşıyor. onu görüyor. onu duyuyor. onu duyumluyor.

pek tabi bu arada zaman akıp gidiyor yalnızlığından şikayetçi bir vaziyette ama kimin umrunda ki? ne farkeder ki zaten değil mi? geçiyor ulan zaman. uyanın. ya da uyumaya devam edin malum saat geç oldu zaten.

geç artık. çok geç.

peki şu an gökyüzüne bakabilir misin?

dinle. duyuyosun değil mi?

Eylül 12, 2010

demiştim ben.


















sessizliğin kendine has bir güzelliği var. ezan okunuyor şu an, saksağan ve serçe sesleri var, alt kattaki ufaklığın konuşmaları duyuluyor; ne hoş. buzdolabının sesi. tuş sesi. yeter.

bugünle birlikte üçüncü defadır kahvaltıda ayva reçelini masaya koyuyorum. canım yemek istemiyor, zaten tatlı çok yiyemem, ama neden inatla hala masaya koyuyorum bilmiyorum. neye dayanarak bunu yapıyorum inanın ben de merak ediyorum.

latin amerika ya da avustralya'da emlakçılık yapıp, buradaki alışkanlıktan dolayı, orada da güney cepheli eve önem veren türk var mıdır acaba? birisinin ona söylemesi gerek; abi yanlışın var -kısa ve net- farklı yarıkürelerin insanıyız.

ulan (alıntıdır. bknz. rt ) başbakan olmak vardı hee şimdi. peh. ne istersen yap. akşama basket maçı var, ara spordan sorumlu devlet bakanını, hatta çağrı yap anlar o zaten (geçen derbide de çağrı yapmıştın anlamıştı), git izle. takıl kafana göre. düşünsenize yaşlı diktatör barışarock'ta sabah yediçeyrekte çiş sırasında :) kimse izin de vermez öyle aralardan da gidemezsin. sabahın körü ama millet cin gibi o bitmeyen sırada, aman altına etme garibim:) ulan ne mizah adam bu be. temel'den sonra her fıkraya gidebilecek bir mizacı var. çok yok böyle insan. değerini bilmek gerek.

an itibariyle evet oyu çıktı. demiştim ben.

şimdi misafirim var gitmem gerek.

hoşçakalın.

bir kaplumbağa gelmiş bayramın üçüncü günü de kutlu olsun demiş.






evet, dedi. ama sesi sıkılgan geliyordu. ben duydum.

bayramın üçüncü ve son gününü de bitirdik hep beraber. çoğunuz uyuyosunuz şu an. yarın da referandum var hadi bakalım hayırlısı. ben karışmıyorum yine bu işlere, hayırlısı dediğim için önyargı olmasın aman.. kızanlarınız var tabi ki şu an "ulan biz de uğraşmazsak, oy kullanmazsak kim yapacak?" diye. haklısınız, evet. ama bana o inancımıı kaybettirdiniz. hepiniz. şimdi n'olur demeyin öyle, bozuşmayalım.

bugün yemek yaparken annem aradı, aldım kısık ateşe yemekleri hemen, tam son gelişmeleri değerlendirip tartışırken bir anda édur kız dur yemeğim yandı ocakta hadi sonra ararım ben seni, mujcks" dedim ve kapadım telefonu. dahası mutfağa doğru koştum, olan bizim güzide tencereye oldu. eh be anne. hep zamansız ara zaten, tüm annelerin geninde bu var mıdır acaba? birileri de bunu araştırsa mesela?

bugün sıkıldığım için iki tane bayram şekeri yedim. bir tane de gürcan yedi. üçü daha gitti. bu arada misafirim vardı bugün evet. gürcan işe gitmeden bir uğradı. oturduk, konuştuk az. iyi geldi ikimize de.

bari sultan makamı'nı kaldığım yerden bitireyim de öyle uyuyayım bugün. ne güzel diziler vardı be o eski zamanlarda. şimdi olsa izlerim ama tv açmaya bile gerek yok sanki şimdilerde hm? bir düşünseniz ya eski dizileri, filmleri. mutlu oluyor insan.

bugünü pek muhterem 2econd Class Citizen ile bitirelim. biraz da düşünelim. dinliyoruz.
günaydın.

Eylül 11, 2010

bir kaplumbağa gelmiş bayramın ikinci günü de kutlu olsun demiş.




evet, dedi. ben duydum.

bugün de hiç bir velet gelmedi şeker almaya. üç tane şeker ben yedim o kadar :) gerisi duruyor mutfakta. inanmazsan gel bak.

son yirmi dört saat içerisinde kurduğum üç tane cümle var. yok yok dört tane. ilki markete giderken yoldaki koyunlara söylediğim çok basit bir kelime ; mee. ve karşıdan gelen olumlu cevap; meee. ikincisi ve üçüncüsü merkette kullandığım "yeni bir kasa açabilir miyiz lütfen?" ve "kolay gelsin" iken dördüncü ve sonuncusunu da biraz önce güneşi doğururken yan bahçemdeki beyaz ata kullandığım "günaydın beyaz at" cümlesi olarak bugünün kayıtlarına geçirdim. pişman mıyım? hayır. neden pişman olayım ki?

bayramın ikinci gün filmi yeni bir yapım olan "the kung-fu kid" oldu. ha olmasa da olur muydu?, bence olurdu. çünkü ip usta'yı izledikten sonra cidden kid bir film olmuş.

efendim yemeğimizi yedik. kitabımızı okuduk. dizleri açalım diye sağa sola üç beş pedal çevirdik. güzide parkımıza gittik, geldik. sıkıldık, sustuk. düşündük, bir şeyler bulduk. çoğunda eksiğiz hala ama. affola, denedik. söyledik, ama sesimiz çıkmadı. derken bir güne daha başlıyoruz. bir kaç saat uyuyayım erken kalkacağım zaten çocuklar gelir belki şeker toplamak için.

bugünü kapatırken hep beraber dinliyoruz; "sylvain chauveau - dialogues avec le vent"
herkese günaydın.

Eylül 10, 2010

bir kaplumbağa gelmiş bayramın birinci günü kutlu olsun demiş.



evet, dedi. bayramın birinci gününü yine erken vakitte sızarak geçirdik. öğrenci bütçemi aşıp şeker aldım kilosu 19.95 tl olanından çeyrek kilo(cuk), fakat moneycard'ınız varsa 13.95tl oluyor o fiyat ki sırf o yüzden moneycard aldım. hem n'apayım üç aydır her gün soruyolardı zaten "moneycard? yok muydu? almak ister misiniz?" bilmem ne. ama bir tane velet gelmedi şeker almaya. eh be çocuklar. ama ben başıma gelecekleri bildiğim için şekelerin en güzelinden aldım, sevdiklerimden. şimdi sıkılmadan yiyorum. en azından azalarak artan bir sıkılma durumu ama olsun n'apim.

bayramın birinci günü filmi "gemide" oldu. ikinci ve üçüncü günlerde hangi filmler var? bilemiyorum ama birkaç tanesini belirledim gibi. hep beraber izleyeceğiz zaten. eskiden ne güzeldi ya öyle şeyler vardı hep di mi? bayramdır, yılbaşıdır hep özlenilen filmleri gösterirlerdi. bir keresinde hiç unutmuyorum, ufağız tabi, ananemlere gittik. yılbaşıydı. nasıl gittik hatırlamıyorum sadece akşam üzeriydi onu hatırlıyorum. vardık, ev kocaman geliyor tabi o zaman bize. alışmışız kutu kadar yere, babanemde kalıyorduk sanırım o zamanlar, tam hatırlamıyorum. neyse. tam show tv'de kemal sunal'ın bir filmi başlayacaktı ki elektrikler kesildi. ne üzülmüştüm o zaman ya. ondan sonra hep beraber mum ışığında portakal yemiştik.

ilk gün etkinliğimizde ise bisikletle iskele turu vardı. gelinkaya'ya kadar gidilip gelinmesini kapsayan bu tur çok çabuk bitti tabi ki. yine her zamanki, kazıdayken de arasıra iş çıkışı gidip bir bira içtiğim, parka gittim. karşımda beş ada. deniz feneri yeşil, yanıp sönüyor. bayramdan dolayı tabi sanki biraz daha hareketli yanıyor ışıklar. babam soruyordu her aradığında; içtin mi uşağum biranı? diye. içtim baba. iyi geldi yalnız yalnız.

bir de pazenden bir şeyler yaptım ama onu söyleyemem. dikiş nakış işleri. görmek isteyen gelir görür. güzel oldu.

bayramın ikinci günüde görüşürüz, hatta şu an dünü anlatmayı bırakıp bugünü yaşamam gerek sanırım. bugünkü top one listemizin ilk ve tek sırasında kesmeşeker var; tek kişiyim ben hala. dinliyoruz.

Eylül 09, 2010

nameler, güller




bir kaç saatliğine dünyaya gözlerimi kapatıp bu münhasır günü bitirirken sadece nazeri'ye teşekkür etmek isterim. bu saate kadar sadece o benimle birlikte kalabildi çünkü. hepiniz gittiniz bir vakitten diğerine gezerek. yittiniz.
sızmakla geçen iki gecenin cezasını üçüncü gece çekermiş.
günaydın.

Eylül 08, 2010

havana'da esrarlı bir gece.

hadi ben sırf ses duyayım, odada bi ses olsun, canım sıkılmasın diye kapıyı tamamen kapatmıyorum, 3 saniyedebir kilidi değip çtınnn çıtınn diye ses çıkarıyo da bu insanlar neden kapatmıyolar artık kapılarını bana ki sırf acı çekeyim de bişeyler olsun hayatlarında anlamıyorum? arkadaşım boş olan hayatınızı kendinizle doldurunuz. lütfen beni rahatsız etmeyiniz. asıl özgürlük ve ruhani olan an da o olacaktır zati, kimsenin birbirine değmediği, sırf kendi özün olarak dolaşabileceksin. o halde. ondan sonra görürsün tabiki hurileri, şarap teknelerini, mis gibi havayı.bakınız vaatler büyük, hadin bırakınız beni ve gidiniz. ancak bu kadar kibar olabiliyorum. farketmediniz ama kirli bir yalnızlığı vardır sakinliğin, işte ben oradayım.
dedi ve başını yukarıya doğru çevirdi che.

fidel ise ulan daha der demez de çekmez ki insan belayı üstüne dedi ve ekledi; johnson geldi seni görmek istiyor, gene ne yaptın?

abi beni pisliğine yiyecek bu adamlar sen durma olur mu devam et. korkma bişey yapmayacaklar sana, şimdiden çok yorulduk, yayılmaya başlıyoruz ama bi sen kalıcan gibime geliyor ileride.dedi che ve purosunu yaktı diğer odaya giderken.

içeride johnson bacak bacak üstüne atmış, stresten zaten iyice seyrelmiş saçlarını sürekli alnından geriye doğru düzeltmekteydi en somurtkan haliyle. üzerinde koyu lacivert takım elbisesi vardı ve ne söylemesi gerekiyorsa söyleyip gitmek istiyordu bir an önce. söyledi de.
che sustu. johnson ağladı. fidel tahmin etti. havana küstü. puro söndü. takım elbise terledi. palmiyeler durdu. johnson gitti ve che uyudu.

Eylül 06, 2010

ay bugün yok odaya hapsoldum.napim.gelir ama belki .

bugün yalnızlığımı gezdirdim biraz. sıkılmış o da, izmire gittik, değişik şeyler hissettik yine aynı gün içinde. durduk, dinledik, düşündük, iğrendik, küstük, kızdık en önemlisi kırıldık...rüyalarım çıkıyo yine bu aralar. bi kez de güzel birşey görsem ya. nerdee. ama yinede bak kaç gün oldu rüya görmeyeli acaba, derin uykuya geçecek kadar uyumadım ki rüya göreyim, benimki de soru mu şimdi dimi..herkes uyurken uyanık olmak, düşünmek garip bir his, ve çokça da düşündüğüm bi his.
Bazen gitmek istiyorum, şuanki hayatımı bırakmak yada askıya asıp başka bir hayat yaşamak istiyorum, ama bu sadece düşünce olarak kalsın diye yaptığım bir şey değil. Herşey garip, herkes garip. Ego. Neden ve nasıl sahip olabiliyoruz bir insanın ruhuna bedenine anlayamıyorum. Bu da çokça düşündüğüm ikinci şey. Düşünülesi bir şey. Neden? Çok mu zor acaba yalın bir insan olabilmek, sedece olmak, insan olmaya çalışmak. Neden değişmek ister -burdaki değişim yaşadıklarının sana kattıkları değil tabiki, senin yaşadıklarını egon uğruna değiştirmen- ve neden hoşnutsuzdur insan hep? Bilmiyorum, bilemiyorum.
Yaşadığım kırgınlık kaç oldu ve yaşadığım kırılganlıklar nasıl bu kadar fazlalaştı ki? Benim yüzümden mi acaba? Hayatın kartlarını doğru oynayamadım mı, ya da oynayacak kart mı bulamadım bu yüzden mi böyleyim? Bu yüzden mi her defasında kırılan ben kıran onlar oldu?
Aslında çok da beklentim yok hani hayata dair, yaşama dair. Biraz huzur biraz eğlence ama çokça duygu. Neden bu kadar hissetmek zorundayım ki, ya da neden herşeyin altında bir duygu bulmalıyım? Duygusuz olan şeyler de var hayatta çokça ama benim çemberime girmediğinden olacak hiç göremiyorum ve duyamıyorum. Algım eksik sanırım bu konuda.
Neyse hadi ben bi doğrulayım oturduğum yerden, kal sağlıcakla..

Ağustos 17, 2010

uçan domuz


sürekli düşünen, durmadan çalışan bir beyin, beynin gibi durmadan çalışsa da ondan çok çok daha yavaş yaşlanan zaman öğeleri ( saniye – salise hariç. ), ruh haline göre dinlediğin ve kendini içinde bulduğun tınılar (kaldı ki bunlar da düşündürücü fakat sıcak havalarda ara ara esip az da olsa serinleten rüzgar gibiler), perec, insan kirliliğiyle dolu bir çöp kutusu ( burada çöp kutusu olarak hafıza ve geçmişi aslında bugünü kastediyorum, çünkü insanlar gitse bile izleri kalıyor, kanatıyor namussuz.acıtarak gitme, iz bırakma durumları bilirsiniz. not: dosya büyüklüğü kıstastır.), simgeleşmiş günlük yaşam belirtileri (her günün aynı geçiyorsa yaşamak için ikonların olması büyük kolaylık.), ara sıra farklılık yaratmak için yaptığın bişeyler (akşam onda otostopla şehre inip soğuk, kırmızı ve yalnız iki bira içmek, işten sonra gerçek anlamıyla hiçbir şey yapmamak, okuyamamak, yazamamak.), sıcaklar ve izmir (sabah evden çıkmadan sıcaklığa bakıp siktir çekmek ve yıllar önceden kendine verdiğin bir sözü her defasında hatırlatan listede otuzbeşinci kendinde ise yaş itibariyle son sıradaki kent.), ve bu sıralar zamanımı alan toprak kokulu ve hala neden uçma isteği duyduğunu anlayamadığım uçan domuzlu kent. kapıdan her girdiğimde tekrarlıyorum;